05 Ekim 2013

7 Soruluk Din Testi - Hangi Dindensiniz?

1- Tanrı var mı?
A) Allah yoksa bizi kim yarattı peki?
B) Yok mu?
C) Yani bence bu kadar şey tesadüf olamaz

2- Cennete kimler gidecek?
A) Sıralı tam liste yarın Zaman'da
B) Hacı dedem
C) Yolu sevgiden geçen herkes

3- Yeni tanıştığınız birine söyleyeceğiniz ilk şey?
A) Şirk koşuyor, küfre düşüyor, günaha giriyorsun güzel kardeşim
B) Sigara var mı?
C) Ben burcumun özelliklerini aynen taşıyorum biliyo musun?

4- Hayalinizdeki işi kapmak için ne yaparsınız?
A) Abilere, sohbetlere karışırım, hizmeti aksatmam. Sonra iş nasılsa hazır
B) Araya adam sokarım
C) Evrene mesaj yollarım, enerji salarım

5- Kuantum?
A) Bu zaten Kuran'da yazıyo
B) Abi yapma ben sözelciyim
C) İnsanın bi şeyi çok isteyince olmasını sağlayan, maddeye kafamıza göre yön verdirten, hakkında tek bir satır bile okumadığım, hadron çarpıştırıcısı mamulü şahane bi şey

6- Mevlana?
A) Bir Allah dostu, ilimli, nur yüzlü bir zat
B) Etli ekmek?
C) Mesnevi adlı özlü sözler kitabının yazarı, best seller

7- Düşüncelerinizin dayanağı, ilham kaynağınız nedir?
A) Hocaefendi
B) Acun Ilıcalı
C) Akü (Pozitif enerji yayıyor, beni iyi hissettiriyor)

Sonuçlar:
A'lar çoğunluktaysa: FEM Dershanesi çalışanı
B'ler çoğunluktaysa: Bilinçsiz gizli ateist
C'ler çoğunluktaysa: Ay ben öyle şeylere çok inanırım dini üyesisiniz, tebrik ederiz.

02 Ekim 2013

Dört Bacaklılar

Evin her yerinde sehpa var. Sehpalardan arta kalan boşluklarda yaşam mücadelesi veriyoruz ailecek. İşin kötüsü o sehpaları bizzat biz getirip koyduk oralara ve şu an anayasanın değişmez maddeleri gibi kendilerinden emin, kafalarına göre takılıyorlar. evin kaç metrekare olduğunun bir anlamı da kalmadı artık. Çünkü ne kadar geniş bir eve geçersek geçelim, eninde sonunda sehpalar evi işgal ediyor ve yine 30 m2'lik boş bir alan kalıyor.

Sehpalar çeşit çeşit... En babaları en ortada duruyor. Leke yapmasın diye üzerine su içtiğimiz bardağı bile koyamıyoruz, bu ne lan? Sehpa kendini iyice kabinenin gedikli devlet bakanı gibi hissetmeye başladı. Bir sehpanın götü bu kadar kaldırılır mı? Koy gitsin bardağı üzerine, eşşek gibi duracak orda o. Ayrıca onun üzerinde duran örtüye de gıcığım, ona da laf söyleyemiyoruz arkadaş. Sehpanın makam şoförü gibi, koruma müdürü gibi, bir havalar bir havalar. Ayağımı sehpaya uzatınca kayıp yere düşen bir şey değil misin sen oğlum, bu ne artistlik? 

Zigon sehpa ayrı bir çeşit. İç içe geçmiş dörtlü takılıyorlar. Üzerinde kesinlikle hiç bir fonksiyonu bulunmayan bir şekerlik var. Bunu hepimiz biliyoruz, çünkü son 20 senedir eve giren bayram şekeri, çikolata vs zaten şekerliğe girme fırsatı bulamadan tüketiliyor, buna rağmen yeri sabit. Ama mesela bir romana bu kadar kıymet verilmiyor. Garibim, bazen koltuğun üzerinde, bazen televizyonun yanında, bazen yerde, oradan oraya dolaşa dolaşa sığınacak bir liman arıyor. Yani düşün sen ömrünün bir kaç yılını verip bir roman yazıyorsun, düşün ki sen Tolstoy falansın yani, yazdığın kitap bir sürü kişinin hayatını etkileyebilecek güce sahip ama sehpanın üzerinde duran şekerlik kadar kıymeti yok. Şekerlik, torpille, hemşericilikle, pis siyasetle makam edinmiş bir karayolları bölge müdürü kadar paralı bir kifayetsiz muhterisken, roman, orta halli bir ailenin üniversite bitirmiş zeki fakat işsiz oğlu gibi duruyor. Şerefsizler resmen gelir dağılımındaki adaletsizliğin somut göstergesi gibiler.

Geri kalan sehpaların kimi tamamen boş duruyor. İçlerinde yıllardır hiç bir şekilde kullanılmamış olanları var. Ama bir şekilde alınıp evde kendilerine dikilecek bir yer ayarladıkları için dokunulmazlık hakkı kazanıyorlar ve artık elden yapacak bir şey gelmiyor. Hele bazıları öyle stratejik noktaları ele geçirmiş ki, balkon kapısının tam olarak açılmasına engel oluyor ya da evde yürürken birden bacağını uzatıp ayak serçe parmağıma çarpıyor, bunu bilerek yapıyor.


Nedir bizi bunca sehpa almaya iten? Neden bu kadar çekiniyoruz bu sehpalardan? Geniş geniş yaşamak bizim de hakkımız değil mi? Herkes evindeki fazla sehpaları atsa muhtemelen İç Anadolu Bölgesi kadar yer kazanacağız. Ama neden bunu yapamıyoruz, anlamıyorum.


29 Eylül 2013

ORGANİK KÖY YUMURTASI

Belediye otobüsünün durakta duracağı noktayı %98 isabetle tahmin ettiğim gün profesyonel bir kentli olduğumu anladım. Tam bir kentliye yaraşır şekilde öncelikle toplu ulaşım araçlarını kullanmayı tercih ediyordum. Durakta beklerken de otobüs karşıdan göründüğünde, otobüsün t anındaki hızı, yavaşlama ivmesi, duraktaki bekleyen sayısı ve trafik yoğunluğunu tek potada eritecek muhteşem bir analiz yapıyor ve tak diye otobüsün ön kapısının denk geleceği yeri belirleyip orada mevzileniyordum. Otobüste de melankolik bir roman karakteri rolüne bürünüyor ve sıradan insanları gözlemleyerek tespitlerde bulunuyordum. Mesela kimi teyzeleri ineceği durağa yaklaştıkça bir telaş kaplıyor, bir an önce kapıya ulaşmak için kapı önündeki kalabalığa, defansın arasına dalan Messi gibi dalıyor ve kapıya ulaşıncaya kadar kendinden beklenmeyen bir performans sergiliyordu. Genç erkekler otobüsteki güzel kızları, güzel kızlar da boşalması muhtemel koltukları kesiyordu. Ön taraflar sıkışıkken, arka taraflar yer yer boşluk içeriyor ve bu homojen olmayan yolcu dağılımı otobüse binemeyip durakta kalanlar tarafından esefle karşılanıyordu. Otobüs şoförü ise tüm bunlardan habersiz, herkesin ilk durakta binip son durakta indiği, sol şeritten yaldır yaldır gidilen ütopik bir seferin hayalini kurmaktaydı. Şu küçücük otobüsü sanki yolcular değil de, hayaller, ihtiraslar, ufak hesaplar ve büyük dramlar doldurmuştu. Saat akşamın yedisiydi ve ben yine kalabalık içindeki yalnız ve tırt adam edasıyla saçma saçma tespitler yapıyordum ama bu toplu taşıma işini tamamen çözmüştüm.

Çalıştığım yerde de tam bir kentli gibiydim. Her modern insan gibi 15 gün tatil yapmak için 350 gün çalışıyordum. Yılda bir kere koparabildiğim Cuma iznini haftasonuyla birleştirip adına “long weekend” diyor, bu 3 günlük tatili 3 ay boyunca anlatıyordum. Yanımdaki arkadaşım benden 10 lira fazla kazansa gama kedere bürünüyor, müdür içeri gelince interneti kapatıp Excel’i açıyordum. Geleceğe yönelik hedefim yöneticilik kademelerine ulaşıp daha pahalı otellerde tatil yapmak ve lüks sitelere taşınmaktı. Her ihtimale karşın iş bulma sitelerindeki CV’m aktif durumdaydı ve gelecek tekliflere açıktım. Her modern insan gibi patronu görünce, bekçi düdüğü duymuş hırsız gibi tedirgin oluyor, ters bir şey söyleyecek diye ömrümden ömür eksiltiyordum.
Alışveriş yaparken alacağım şeyin ambalajını iyice inceliyor, son kullanma tarihiydi, kalori miktarıydı, katkı maddesiydi teker teker okuyor ve ancak ondan sonra satın alabiliyordum. Organik yiyip, sağlıklı besleneyim diye yamuk yumuk patateslere parayı basıyor, tuzdan ve şekerden ölesiye kaçıyordum. Ancak her nasıl oluyorsa dönem dönem kilo alıyor, bu sefer de en fazla 1 hafta gidebildiğim spor salonlarına 6 aylık üyelik paraları bayılıyordum. Ancak fit bir vücuda sahip olabilmek için bunları yapmak şarttı. Yoksa kadınları etkilemek çok zor olurdu.

Peki her şey bu kadar yolundayken beni huzursuz eden şey neydi? Tabii ki de bir türlü yoluna koyamadığım ilişkim. Henüz 6 aydır beraber olmamıza rağmen beş yıl yetecek kadar kavga etmiştik. Aramızdaki farklılık kadın ve erkek olmanın doğal farklılığın da ötesinde sanki ayrı birer canlı türü gibiydik. O bir ebabil kuşu bense buzul çağında dünyaya çarpan bir göktaşından gelen bakteri gibiydim. Birbirimizle hiç alakamız yoktu. En son kavgamızı, ilişkimizin 25. zafer haftasını unutmam nedeniyle yaptık. O benim nasıl böyle bir duygusuzluk yapabildiğimi, içinde büyümemiş bir çocuk taşıyan hassas ruhlu bu kadını nasıl üzebildiğimi söylediğinde karşılık olarak “Yav içindeki çocuk bile evlendi, ev bark sahibi oldu, 35 yaşına geldin olgunlaş artık” deyince ipler tamamen koptu. Kadın ruhundan anlamayan öküz damgamı da yiyip eve gittim. Ya bende bir sorun vardı ya da arkadaşlarımın sık sık dile getirdiği gibi, en iyisi köyden bir kız bulup evlenmekti. Kafa rahat mis gibi geçinip giderdik. Hatta bir de köye yerleşirsem tam olurdu. Organik beslenmeyse kralı zaten orda, icap ederse sütü direk ineğin memesinden bile içebilirdim. Kariyer denen şey de kapitalizmin insanları köleliğe razı edebilmek için uydurduğu bir masal değil miydi hem? Ayrıca istesem köy muhtarlığına doğru uzanan bir kariyer yapma fırsatım da yok değildi. Zaten etrafımdaki herkesin emekliliğinde bir Ege köyüne yerleşme hayalleri vardı.  Böyle bir şey için neden emekliliği beklemek gerekirdi ki? Bütün akşam kendime bu soruları sorup durdum. Kendi kendime bunca soru sorduktan sonra gaza gelmem imkânsızdı. Gazın etkisi geçmeden hemen harekete geçmeliydim. O gün sabahı zor ettim.

 Hem köye yerleşerek hayatımı kurtaracak, hem de işyerindeki kıl kaptığım tiplerden intikam alacak bir fırsat yaratmıştım kendime. İşe yarım saat geç geldim. Gözlerimin içine bakıp “Hayırdır, gece beşik mi salladın?” diye soran şefe “Senin yapacağın espirinin son kullanma tarihini geçireyim emi, insanlık hali ulan geç kaldık işte” diye cevap verdim ve poğaçamı yemeye başladım. Sanırım şirket tarihinde ilk kez birisi ofiste kahvaltı yapma cesaretini göstermişti. Bütün gözler benim üzerimdeydi. Hiçbiri konuşmuyordu ama altyazılarını okuyabiliyordum. Lanet olsun dostum, delirmiş olmalı bu diyorlardı. Ama neden İngilizce’ye dublaj yapar gibi konuştuklarını anlamadım. Gerçekten delirmiş olacağımı düşünmüş olmalılar ki hiç bulaşmadılar. Bir süre sonra müdür geldi ve sinirli bir şekilde dün akşam yetiştirdiğim raporlardaki ufak hataları saymaya başladı. Sakince dinleyip, “Ulan verimsiz herif, ulan zaman yönetiminden anlamayan herif, gelip bana bağıracağına iki dakika uğraşıp düzelteydin ya, eline mi yapışırdı?” dedim. Şok olmuş, sararmıştı. Bir süre kıpırdamadan öylece bekledi. “Noldu yavrum? Kırkağaç’taki kavun heykeli gibi kala kaldın öyle” diye devam ettim. Dişlerinin arasından fısıldayarak “Çabuk insan kaynakları departmanına git, çıkışını yapsınlar” dedi. Hiç altta kalmadım ,“Ne insanı, ne kaynağı? Bir tane insan evladı var mı ki bu şirkette kaynağı olsun gebeş?” diye kükredim. Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki gazın etkisi geçse de sorun olmazdı çünkü ipleri tamamen koparmıştım. Hatta ipinden kurtulmuş kurbanlık danaya dönmüştüm. Kimse beni zaptedemiyordu. Ağız tadıyla bi poğaça yedirmediniz deyip, kalan poğaçayı ısıra ısıra ofisten çıktım.

Üzerimden büyük bir yük kalkmış, kuş gibi hafiflemiştim. Ayaklarım tekrar yere basmaya başlayınca oturup adam akıllı bi hesap yaptım ve acı gerçekle karşılaştım. Bütün malvarlığımı ortaya döksem bile Ege kıyılarında bir köy evi alamıyordum. Zaten evlerin yarısını pansiyona çevirmişlerdi, kalanlar da çok pahalıydı. Eşşek kadar adam olmama rağmen, kazandığım tüm parayı kılık, kıyafet, parfüm, ıvır ve zıvıra harcadığım için pek bir şey biriktirememiştim. Eldeki para ancak Afyon kırsalında bir köy evi almama yetiyordu. Sonuçta orası da Ege Bölgesi’nin içinde kalıyor deyip gözümü kararttım. Ertesi hafta eşyaları yüklediğim kamyonun içinde Afyon’a doğru yol almaya başladım. Gece eşyaları toparlamış, sabah kamyona yüklemiştim, haliyle çok yorgundum. Geceden devreden uykuyu kamyonda tamamladım.

Yerel bir radyonun reklam kuşağıyla uyandığımda neredeyse akşam olmak üzereydi. Radyodaki reklamın senaryosunun, reklamı veren esnafın liseye giden oğlunun elinden çıktığı ve yine bizzat esnafın kontrolünden geçtiği çok barizdi:

-Hey Nurten! Hayırdır nereye koşuyorsun böyle?
-Nereye olacak Cengiz, tabii ki de Hasgül Mobilya’ya. Yoksa sen Hasgül Mobilya’daki büyük kampanyayı duymadın mı?
-Yoo duymadım.
-Duy Cengiz duy. Şimdi Hasgül Mobilya’da tüm koltuk takımları %50 indirimli, üstelik cazip ödeme fırsatları da cabası. Hasgül Mobilya Sandıklı’da, belediye binasının hemen karşısında. Telefon 415 78 78, 415 78 78.
-Haklısın Nurten, bu fırsat kaçmaz. Haydi beraber koşalım öyleyse.

Taşrayı yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım ama yerleşeceğim köyde yeni bir hayat tarzı üretecek ve şehirdeki hayatımı unutacaktım.
Yerleştiğim köyü yalnızca köy derneğinin sitesindeki fotoğraflardan görüp seçmiştim. Aldığım evin eski sahipleri de tam aksine şehre göç eden bir aileydi ve benim buraya yerleşmeme oldukça şaşırmışlardı. Kesin kendi aralarında benim kafayı yemiş bir meczup olduğumdan bile bahsetmişlerdir. Ama gittikleri yerde salatalık diye hormonlu lastiği dişlemeye çalışınca anlayacaklar kimin meczup olduğunu.

İlk günlerim köyü gezerek geçti. Köy pek fotoğraflardaki gibi değildi, hatta bir tane tekel bayi bile vardı.  Ancak votka almak istediğimde çok pis terslendim. “İçki satmıyoz sadece cığara var” uyarısı benim şu an orta Anadolu’da bir yerlerde olduğumu hatırlattı. Sigara içmediğim için dükkandan çıkarken dükkanın tam karşısındaki evin penceresinde güzel bir kız dikkatimi çekti ama ufak bir bakış atmaktan öteye gidemedim. Zira zaten yabancı sıfatının üzerimde olduğu bu ilk günlerde, köy halkı için hala tehlike arz eden bir adam olduğumdan, kıza verdiğim masum bir selam bile köyün gençleri tarafından tarihi bir dayak yememe neden olabilirdi.  Sonuçta köyün namusu her şeyin önündeydi. Köyde hala yabancı gibi dolaşmamın nedeni ise köylülerle doğrudan organik tarım muhabbetine girmemdi. “Biz organik yemeyoz yiğenim, sucuk var kaymak var onları yeyoz, burası Afyon” demişlerdi. Israrlarım hiçbir şekilde sonuç vermeyince bir süre eve kapandım. Köyün sessizliğinin içinde kaybolup kendimi kitaplara vermek de iyi bir fikirdi. Ancak köyün gençleri gündüz motosikletle köy yolunda hız rekorları kırıyor, akşam evlenip düğün yapıyor, geceye doğru da silah sıkarak bu mutlu günü kutluyorlardı. Köyün gençlerinin bitmek bilmeyen bir ergenlik dönemi vardı ve bu dönem çok gürültülü geçiyordu. Hem hayal ettiğim hiçbir şeyi yapamıyordum hem de tekel bayinin karşısındaki evde oturan kıza olan ilgim gün be gün artıyordu. Sırf onu görürüm diye sigara alma bahanesiyle tekel bayiye gide gele sigaraya başladım. Sağlıklı yaşam hayalleri kurarken geldiğim bu nokta oldukça trajikti. Köyde kimseyle muhabbet kuramıyordum. Ara sıra kahveye geldiğimde birden muhabbet kesiliyor ve bütün gözler kısa bir süre bana bakıyordu. Maça papazı ve okey taşı görmekten yorgun düşmüş bu gözler için benim kahveye gelişlerim bir molaydı ama kimse benimle konuşmuyordu. Benle ilgili tüm konuşmaların benim arkamdan yapıldığından şüpheleniyordum. Belki de benim için karı gibi adam bile diyorlardı. Hepsi neyse de eğer bunu diyorlarsa hiç şansım yoktu çünkü o kıza karşı saplantılı bir aşk hissetmeye başlamıştım. Melankoli ile paranoya arasında gidip gelen bu ruh hali beni iyice bitirmişti.

O akşam yine bir düğün vardı. Bir kordona dizilmiş 60’lık ampüllerin aydınlattığı köy meydanından yükselen davul zurna seslerine zaman zaman silah sesleri karışıyordu yine. En azından bir düğün izlerim diye ben de meydana gittim. Halay çekmeyi zaten bilmiyordum, gidip bir sandalyeye oturdum. Meydan erkeklerle ve yaşlı ninelerle doluydu. Köyün diğer kadınları sanırım ayrı bir yerde gelini ağlatmakla meşguldü. Derken gelin çıka geldi. Kalabalığın arasından belli belirsiz yüzünü gördüğümde aklım fikrim uçtu gitti. Eğer o an ayakta olsaydım muhtemelen boş çuval gibi olduğum yere yığılırdım. Meğer onca şatafat sevdiğimi ellere gelin etmek içinmiş. Gözlerim sabit bir noktaya boş boş bakarken birden biri kolumdan çekip zorla halaya sokmaya çalıştı. Abicim ben bilmiyorum halayı yapmayın etmeyin desem de zorla bir yarım tur dönüp çıktım. Eve dönünce köydeki tek anlamlı faaliyetimi gerçekleştirdim ve bir türkü yazdım. Biliyorum sevdiceğim sen bu türküyü benim yazdığımı bilmeyeceksin bile, ama ben senin için anonim kalmaya razıyım. Yeter ki sen mutlu ol.

Evlerinin önü tekel bayi
Tekel bayi satar malborayı
Sevdiceğim ellere gelin etmişler
Sanırım ufaktan sıyırıyorum kafayı

Düğününe beni çağır sevgilim
İstersen halaybaşın olurum senin
Bu enerjik kim diye soran olursa
Erkek tarafındandır dersin sevgilim

Şu an tekrar şehre dönme planları yapıyorum ama önce tarım ve hayvancılıkla uğraşıp biraz birikim yapmam gerekiyor. Galiba buraya hiç gelmemem gerekiyordu. Ben ettim siz etmeyin.


26 Eylül 2013

beybi feys

demek sonunda evlendin sevgilim
pardon, eski sevgilim
şimdi yanlış anlaşılma olmasın
kocanla başım belaya girmesin
ama sonuçta bir dönem beraberdik yani
inkar etmek faydasız
aynen evlenmiş olduğunu inkar etmek gibi

ben evlendiğini ne arkadaşlardan
ne konu komşudan
ne de elime ulaşan düğün davetiyenden öğrendim
ben evlendiğini sosyal medyadan
facebook'ta paylaştığın
stüdyoda çekilmiş düğün fotoğrafınızdan öğrendim

fotoğrafçının talimatlarıyla poz vermiştiniz
yüzünüzde yapay bir gülümseme vardı
azcık dik dur komutunu alan damat
oklava yutmuş yılan gibi gergindi
belli ki seçene kadar gelinliğini
elli dükkan dolaşmıştın
yine de aldığından tam tatmin olmamış
terzide orasını burasını yaptırmıştın
ve maalesef ex aşkım gelinliğin baya normal beyaz bir gelinlikti işte
enayi gibi dolaşmıştın o kadar dükkanı
işte o gelinliği göstereceğim diye damadı arkaya atmıştın
zavallı damat arka fondaki
kayalardan aşağı süzülen şelalenin içinde kaybolup gitmişti
ama en fenası da neydi biliyor musun bebeyim
fotoğrafçının hoyratça kullandığı photoshop müdahaleleri
yüzünüzü cillop gibi yapmıştı
suratınız adeta cilalanmış ahşap gibi
yeni dökülmüş asfalt gibi pürüzsüzdü
ikiniz de cillop gibi parlıyordunuz
damadın sabah kesilse öğlen çıkacak potansiyele sahip sakalları
sanki ameliyatla alınmış gibiydi
damat bu haliyle traş bıçağı reklamında oynayan
avrupalı köse erkeklerin yerini alabilirdi

herşey bir yana o kaymak suratlarınız bir yanaydı
bir an o fotoğrafta belki ben de olabilirim diye düşündüm
inanır mısın beybi feysim kalbim tekledi, kanım çekildi
mouse tutan ellerim titredi, yanlışlıkla sağ tıkladım
böyle bir fotoğrafta etiketlendiğimi düşünmek bile
canımdan can aldı gerildim

işte ben evlendiğinizi ne arkadaştan ne komşudan
facebook'ta paylaşılmış
100 beğeni 38 yorum almış
köşesinde foto remzi yazan
o fotoğraftan öğrendim

24 Eylül 2013

SON ZAMAN BÜKÜCÜ

Dünyanın en zengin alet edevat birikimi sanırım babamın elinde. Her türlü çivi, hoparlör, motor, musluk başı, contadan oluşan büyük bir koleksiyona sahip. Kilere, balkona ve çatıya depoladığı malzemeler o kadar fazlaydı ki ileride işi büyütüp evimizi yapı markete çevirmesinden korkuyordum; ama daha fenası geldi başımıza. Teknoloji belgesellerinden kazandığı birikim babamın ellerinde tehlikeli bir silaha dönüştü ve geçen hafta zamanı bükebilen bir alet yaptı. Alet geçmişte herhangi bir noktaya gidebiliyor, enerjisini kendi üretiyor… Kaskosu da yapıldı, trafiğe çıkmaya hazır hale geldi. *** Ailecek geçmişe yolculuk yapıp duruyoruz. Şu an bu satırları size İkinci Meşrutiyet döneminden yazıyorum. Makinenin siftahını babamın ölen dayısına giderek yaptık ama çok kalmadık. Babam iki hafta sonra ölecek dayısına “Maşaallah dayı, çok iyi gördüm seni.” falan dedi. Babama, “Zamanı büktük, istediğimiz döneme gidebiliyoruz, neden hala akraba ziyareti yapıyoruz?” diye sordum; bu sefer de aldı Galatasaray – Hertha Berlin maçına götürdü bizi. Elektrik kesildiği için izleyemediğimiz son golü de canlı olarak izledikten sonra ne yapacağımızı bilemez bir şekilde bir süre Antik Yunan’da bekledik. O sıralar herkes aman farklı bir noktadan bakayım da yeni bir felsefi akım geliştireyim diye uğraştığı için kimse bizi fark etmedi. Bir ara Diyojen, “La oğlum tepemde ne dikiliyonuz, güneşi kesmesenize!” dedi. “Abi senin şu an Sinop’ta olman gerekmiyor mu, yanlış mı biliyoruz yoksa?” dedik, “Gölgeden kaça kaça buraya kadar geldim.” dedi. Daha sonra da tarhana çorbasının bulunduğu döneme gitmeye karar verdik. Bildiğiniz gibi tarhana çorbası, un, domates, kırmızı biber, tarhana otu gibi çok sayıda ilgisiz malzemenin bir araya getirilip çeşitli işlemlerden geçirilmesiyle ortaya çıkan fantastik bir nimettir. Dolayısıyla bunu yapmayı akıl eden teyzeyle tanışma fikri bizi bayağı heyecanlandırdı. Teyze, annemle konuşup bazı değişik tarifler verdi ve ayrıca mantıyı bulan diğer bir teyzeyle tanıştırdı. Bir ara babam yanına yaklaşıp, “Ben de zamanı büken makine yaptım.” dedi ama ciddiye almadık; çünkü tarhana çorbası gibi bir mucizenin yanında zaman makinesinin lafı dahi edilemez. Babamınki de patavatsızlık canım! Oradan ayrılmadan önce teyzeye dönüp, “Eğer Antik Yunan’da yaşıyor olsaydın, etkisi binlerce yıl sürecek bir felsefe akımı başlatabilirdin biliyor musun?” dedim, bir şey anlamadı. Tarhanadan sonra ani bir kararla soluğu Etna Devleti’nde aldık. Anadolu beylikleri dönemi olmasa adı dahi anılmayacak olan bu ülkede ne olup bittiğini hep merak etmişimdir. Ancak devletin girişindeki “Şirin ilimiz, yiğitler diyarı Sivas’a hoş geldiniz” yazısını görünce birden hevesim kaçtı. Hala mı aynı muhabbet ya, diye geçirdim içimden ama birden geçmişte olduğumu hatırladım. Haa demek ki bu işin kökleri buraya kadar dayanıyor, dedim. Devlet başkanıyla yaptığımız görüşmede ise neden tarihe hiçbir iz bırakamadıklarını anladım. Devlet olarak ne bilimde ne de sanatta bir ilerleme gösterebilmişler; yalnızca soyadı kanunu çıkarmışlar ama o çağda bi boka yaramadığı için vazgeçmişler. *** Bir ara annem, Hürrem Sultan dönemine gitmek istedi. Dizinin sezon finalini yerinde izlemek istemiş; ama kelleler gidebilir korkusuyla vazgeçtik. Onun yerine 19. Yüzyıl Rusya’sına gidip Dostoyevski’yi bulduk; o kalın kalın romanlarını daha hızlı yazabilsin diye kendisine bir laptop armağan edip, yeni bir word sayfası açıp ayrıldık. Bir süre sonra geri döndüğümüzde tek bir cümle dahi yazılmamış halde bulduk. “Abi bu program her cümleme ‘çok uzun cümle’ uyarısı verip altını yeşile boyuyor. Kısa cümleler kurmaya çalıştım ama koskoca Suç ve Ceza romanım Cin Ali’nin Topacı kıvamına geldi, götürün bunu gözüm görmesin!” dedi. Dünya edebiyatına daha fazla zarar vermemek adına bilgisayarı da alıp, görüşlerinden faydalanmak amacıyla Budizm’in doğduğu döneme gidip yaşlı bir rahip bulduk. Rahip, bilge bir edayla “Gençlik…” diye söze başladı: “Gençlikte hiç saygı kalmamış yeğenim, bizim zamanımızda saygı vardı, büyüğe hürmet vardı, çalışmak vardı. Şimdinin gençleri tapınağa geliyor, hocam benim üçüncü gözümü aç diyor, yarım saat baltayla odun kestiriyorum hemen surat yapıyor. Biz hocalarımızın yanında saygıdan bağdaş kuramazdık, hocam ölene kadar gelinlik kız gibi dizimi kırıp oturdum ben. Bi de şimdikilere bak. Peeeey, Budizm öldü öldüüü, dünyanın sonu yakındır.” diyerek kızgın bir halde sözlerini tamamladı. Biz de “He emmi, haklısın emmi,” deyip uzaklaştık; zira iki bin beş yüz yıllık esir muhabbetine katlanacak durumda değildik. Daha sonra tarihi bir belirsizliği ortadan kaldırmak amacıyla Homeros’un yanına doğru zamanı büktük. Kendisi tam da İlyada’yı bitirmiş, son düzeltmeleri yapmaktaydı. Yanına yaklaşıp, “Abi sen tam olarak nerelisin? Kimi diyor İzmirli, kimi diyor has be has Yunan çocuğu, kütük nerede tam olarak?” dedim. “Karışık” dedi. “Ana tarafım Girit göçmeni, babam Malatyalı. Dedem de Malatya’ya Kars’tan göçmüş ama ben İzmirliyim.” dedi. Ancak biz babasının memleketi esas olduğu için, “Sen Malatyalısın.” deyip gittik. Biraz daha geriye gidip piramitlerin yapıldığı dönemi bulduk. Ortalıkta hiç öyle uzaylı falan yoktu. Firavun piramit yapım işini ihaleyle bir müteahhide vermiş, yanında mühendisle beraber şantiyeyi geziyordu. Yapım işi sanırım biraz gecikmişti, firavun ustabaşına çıkışıyordu: “Hak edişleri gününü sektirmeden almasını biliyosunuz ama işe gelince yaymış bekliyosunuz. Taş dediniz taş, köle dediniz köle, bi tek para dediniz onu anlamadık ama yerine çuval çuval bulgur verdik, karşılığını göremedik, ne zaman bitecek bu iş, böyle giderse yetiştiremeyeceksiniz!” diyordu. Usulca firavunun yanına sokulup, “Abi kusura bakma ama M.Ö. 2500 yılındayız, neyi nereye yetiştiremeyeceksiniz, aceleniz ne anlamadım.” demiş bulundum. Daha sonra herifin yaşadığı bir anlık şoktan faydalanıp araca attık kendimizi. Sonuçta adam Firavun, Musa peygamberi kovalamış adam, bizi mi pas geçecek? Düşün ki Musa, denizi yardığı halde, bu adam bu denizi nasıl yardı arkadaş, diye sorgulamayıp peşine takılmış atarlı dedeleri var, dikkat etmek lazım. *** Tarihin önemli anlarında yeterince oyalandıktan sonra kişisel tarihimizi incelemek istedik. 1969 yılına ait bir günde henüz ilkokula giden babam, neden ödevini yapmadın diyen öğretmenine hesap verirken: “Örtmenim valla ödevimi yaptım ben ama kardeşim defterimi yırtmış. Artık nasıl bir his varsa kendinde, gitmiş ödev yaptığım sayfayı bulup yırtmış, sonra da çakmakla yakıp küllerini göğe savurmuş, geri de dönüştüremedik ödevi, öylece kalakaldım.” diyerek dokuz yaşındaki bir çocuğa göre gayet başarılı palavralar sıkıyordu. Bu ızdırap dolu dakikaların gerisini izlemek istemediğimiz için dümeni annemin evlenmeden önceki yıllarına çevirdik. Babam kıskançlıktan olsa gerek, o dönemi ayrıntıyla incelemek istiyordu ama annem itiraz etti, babam çıkıştı, ben arada kaldım derken makineyi bu işler için kullanmayı bıraktık. Şu an aracı sadece ekmek almaya gitmek için kullanıyoruz. Bakkala gitmek zor geldiği için hemen beş dakika öncesinin mahalle bakkalına gidip geliyorum. Zamandan kazandığımız için sofrada ekmek beklemek gibi durumlar da olmuyor. Bir de tabii, babamdan habersiz geceleri tek başıma oraya buraya gidiyorum. Başta da dediğim gibi şu an İkinci Meşrutiyet dönemindeyim. Koskoca imparatorluk batmak üzere ama kimse olayların farkında değil, herkeste bir fes modasıdır almış yürümüş. Okuma yazma oranı çok düşük, iki satır yazı yazdım diye az önce Jön Türk olma teklifi aldım. Tarihin akışına müdahale edip kendi geleceğimi belirsizliğe sürüklemek istemiyorum. Babam uyanmadan eve dönsem iyi olacak.

22 Eylül 2013

Sonbahar Geldi

Yaz sıcağının, gökte parıldayan güneşin, kumsalın, denizin taamnakoyayım. Bütün gün parmak arasına giren kumları temizlemeye çalışarak geçen tatil mi olur lan? Lokantaya girince ilk iş menü yerine klimanın çalışıp çalışmadığına bakan bir insanın günü ne kadar güzel geçebilir? Evdeki tüm kapı ve pencereleri açıp asker yolu gözler gibi rüzgarın gelmesini bekleyen atletli bir kişi hayattan ne kadar umutlu olabilir? Banyo yaparken bile terleyen bünye kendini ne kadar arınmış hissedebilir. Öpmeyeyim güzelim ter içinde kaldım deyip sadece el sıkmakla yetinilen bir ortamda samimiyet nasıl var olabilir? İşte sonbahar bütün bu pespayeliğin üzerine adeta bir balyoz gibi indirdi yumruğunu. Hayat var ulan dışarda. İşi gücü olan insan var. Su birikintisinin üstünden atlayan kumaş pantolon giymiş adam var. Otobüs duraklarında metrekareye, 6 adet yağmurdan kaçan insan düşüyor. İşte o durakta bencil insanın kendi etrafında oluşturduğu göt kadar özel alanın hiç bir anlamı kalmıyor. İnsan insana yaklaşıyor, kardeşlik tavan yapıyor, dünya barışına emin adımlarla yaklaşılıyor. Vücuda çapraz asılan o minik çantalar, sayısız cebe sahip montların sayesinde bir bir ortadan kayboluyor. Mont geliyor ulan mont. Üşüyünce giyilen, sıcaklayınca çıkarılan portatif mont geldi. O şortlu pezevenkler nerede şimdi? Ayağında terlik şıpıdı şıpıdı dolaşan kendini bilmezler nerede? Bronzlaşıcam diye Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçısına dönmüş sakallı at hırsızları nereye kaçtı? Eminim şimdi hepsi odalarına çekilmiş, hasır şapkalarına bakıp bakıp ağlıyodur. Beter ol şortlu it, beter ol parmak arası terlikli it. İnsanlığın umudu, püfür püfür esen havanın evlatları, gelin hepinize şöyle bi sarılıp serin yanaklarınızdan öpeyim. Sonbahar geldi.

09 Şubat 2011

3. Sınıf Lokanta Hakkında Genel Bilgi

Kanalımızın, sağda solda bedavadan yemek yediği halde, yemek şöyleydi, koyunun memleketi yeşillik bi yerdi, ambiyans-kumbiyans böyleydi diyip, bi de üstüne para aldığı gurme çalışanı Satılmış Taşdöğen, yılların birikimi sonucu ortaya çıkardığı 3. sınıf lokanta hakkındaki bilgileri sizinle paylaşıyor. Sendeyiz Satılmış:

Efenim ben 25 sene boyunca gurmelik mesleğine hayatımı verdim, lokantaları gezdim, kah bi yumrukta soğan ezdim, kah ördek etinden portakal kabuğu ayıkladım. 2 çocuğum üniversitede okuyor maaş aha ortada. Bunca yıllık emeğimin karşılığı bu mu olacaktı ha bu mu olacaktı? Yine de siz izleyenlere olan saygımdan bir adet 3. sınıf lokantada neler bulunur açıklıyorum, buyrun:

-Ön tarafı renk renk içeceklerle süslenmiş bir malzeme dolabı
-Bıyıklı bir ustabaşı
-Biyrun biyrun diyerek müşteri tavlayacağını sanan bir çığırtkan
-Kalabalık bir grubun dükkana yöneldiğini gördüğünde "aha şimdi paranın damına koyduk" bakışı atabilen bir şef garson
-Masaları birleştirebilme yeteneğine haiz 2-3 komi
-Trt2 deki rahmetli ressam amcanın yaptığı resimlerdeki manzaraların benzerlerini içeren işporta malı tablolar
-Siyah fona altın rengiyle yazılmış etrafı arapça duayla süslü "bismillahirahmanirrahim" yazısı
-Bir yere sıkıştırılmış karınca duası
-Peçete yerine verilen renkli kağıtlar (bu zamanla azalmaya başladı)
-Daha önce defalarca kullanıldığı belli olan ve içine çatal bıçak konulan kağıt şeyler (bi isim bulamadım bunlara)
-Sarı kartona siyah kalemle yazılmış "pilavüstü döner+ayran 7 lira" benzeri kampanya yazıları
-Herhangi bir kooperatiften ya da dernekten alınmış olan bir takvim
-Kasaya yakın bir masada ikamet etmekte olan dükkan sahibinin anası
-Bilinmeyen bir dehlize giriliyormuş hissi veren ama aslında mutfağa çıkan bir kapı
-İçerde yer (aslında bu pek orijinal değil ama ısrar "içerde yerimiz var" diye bağırdıkları için yazdım)
-Tamamen tasarım kaygısı güdülmeden, aslında içeriyi daha geniş göstermek için yerleştirilmiş aynalar

İlerde kanal reklam falan alıp para kazanır ve beni daha iyi yerlere yollarsa 1. sınıf restoranları da ayrıntılı bi şekilde yazıcam inşaallah. Afiyet olsun.

12 Aralık 2010

Sabaha Doğru - Kültürlenelim Sanatlanalım

-Ürettiği eserlerin bekledikleri ilgiyi görmemesi üzerine son umut olarak öldükten sonra anlaşılmayı bekleyen bir grup yazar, şair, müzisyen vs. en sonunda dernekleşme kararı aldı. Dernek açılışında konuşan şair Sedat Dumanaltı şunları söyledi:
"Biz sizlerin farketmediği bir grup sanat üreten insanız. Yıllardır uğraşır dururum daha anama babama okutamadım yazdığım şiirleri. Bak şurda bi ressam arkadaş var, daha tek bi resmi üzerinde ortak bir değerlendirmeye varılabilmiş değil. Şu adam müzikle uğraşıyor, yaptığı işe etno-senfonik gürbüz pop diyor. Biz bile birbirimizin ne yaptığını tam olarak anlamış değiliz, ya biz de bi bokluk var ya da öldükten sonra kıymete bincez. O yüzden bir araya gelip bekleme kararı aldık ama kurucu üyelerimizin yarısından çoğu gelmedi buraya. İçe kapanık, depresif, asosyal üyelerimiz çoğunlukta malesef"
Daha sonra basın mensuplarının sorularını cevaplayan Dumanaltı kapanışı yine kendisinin bir dörtlüğüyle yaptı:

büyülü ufukların üşengeç şövalyesi
dibi tutan tencerenin zindan karası
son bin yılın en soğuk oturma odası
hoşgeldin sefa geldin gönlüme

*Yer aldığı senfoni orkestrasının konserlerinde iki yıldan beri tek nota dahi seslendirmediği anlaşılan kemancı, dün yapılan prova esnasında kendini ele verdi. Bugüne kadar, istiklal marşında sadece ağzını oynatan liseli gibi takılan ve çok sayıda kemancının arasında keman çalıyormuş gibi yaparak dikkat çekmeyen kemancının aslında orkestraya torpille girdiği ve yalnızca "fış fış kayıkçı" yı çalabildiği anlaşıldı. Orkestra şefi tarafından çubukla kovalanan sahtekar kayıplara karıştı.

11 Aralık 2010

Cinsel Sağlık Saati

Kanalımızın artık kendini ispatlamış, galaksiler arası düzeyde kabul görmüş, bundan bin yıl sonra dahi hatırlanacak olan seksoloğu Prof. Dr. Gürbüz Şakir ORGAN, sizlerden gelen erotiksel problemlerinizi bir bir dinleyip, mesleki etikten zerre taviz vermeden çözüm bulmaya devam ediyor. Sendeyiz profesör.

Heeyt nassınız bakalım karyola mensupları? Naptınız bakalım ben yokken? Öyle birinizin uykusu gelip yatağa gittikten sonra diğeri oturup televizyon izlemeye devam etmedi di mi? Yapmayın sakın böyle şeyler. Bakın etrafta bir sürü sex shop var, gidin bi gezin, ayağınız alışsın. Neyse ben mekuplara başlıyorum.

*İlk mektup Bayburt'tan geliyor. Kazmasapı rumuzlu okuyucumuz bize dert yanıyor: Hocam selamlar. Ben 20 yaşında taşrada yaşayan bir gencim. Şu ana kadar cinsellik denen mezuyu sadece kendim ve elim arasında yaşayabildim. Daha fazlası için evlenmeyi şart koşuyorlar, oysa ki şu an evlilik düşünmüyorum. Malesef en yakın genelev 300 mil ötede. Doğada saf halde seks bulabilir miyim, nasıl olcak bu işler? Elim nasır bağladı, aman bi yardım.

Sevgili kazmasapı, anladığım kadarıyla sen yokluktan ötürü gerçek dünyayla ilgini kopma noktasına getirmişsin. Ne demişler? Erotiği olmayanın imanı da olmaz. Şimdi sen sakin ol ve elini yavaşça cebine sok. Git eczaneden biraz şap al ve her gün bir kere, yediğin yemeğin içine at. Zaten seni orda fazla bekar olarak barındırmazlar. Tahminimce 2 seneye kalmaz evlenirsin. İşte o zaman şapı kes, cinselliğe başla. Artık ordan gerisini zavallı karın düşünecek.

*İkinci mektubumuz İstanbul'dan gelmiş. Kadersizim rumuzlu okuyucumuz bakalım ne demiş?
"Sayın hocam, kocamdan aşırı derecede şikayetçiyim. Ne zaman bir seks olayına girsek lafı döndürüp dolaştırıp bekar kız kardeşime getiriyor. "Böyle 2 kişi kuru kuru gitmiyor, sevabına baldızı da çağırsak mı?" diyor. Godoş herif bunu tamamen iyi niyetle istediğini söylüyor. O kadar sevimli ki boşayamıyorum da adamı. Siz söyleyin hocam ne yapayım ben bu herifi?

*Sevgili okuyucum, senin kocan artık bi yerden mi gördü duydu, yoksa içgüdüleriyle mi kafasında kurguladı bilmiyorum ama yatak odasına 3. aramaya başlamış. Yüz verirsen yarın bi gün sokakta "sekse dördüncüü, cimaya dördüncüü" diye bağırmaya başlar. O yüzden sen erken davran ve yine konu açılırsa kocanın isteiğini kabul et ama bi şart öne sür. Sen de yine sevabına kayınbiraderinin de katılmasını iste. Kocan olaya hiç bu yönden bakmadığı için birden afallayacak ve isteğinden vazgeçecektir. Ha olur da kabul ederse, sevimli falan deme, kaç kızım ordan, hemen kaç git.

*Şimdi sıra geldi ev ödevine. Herkes bu soğuk kış günlerinde girilebilecek erotik olayları, mekan, zaman ve süre bilgilerini de içerecek şekilde çalışsın. Sonra ben bunları bir makalemde kullanıp yayınlıycam ve herkes bilgilencek. Hadi bakalım ben gidiyorum. Siz de dolaşmayın bu soğukta dışarlarda, eve gidin, ısınıncaya kadar sevişin.

07 Aralık 2010

Tarihte Bugün

-Osmanlı Padişahı 3. Ahmet, yapacak bişey bulamadığı için, yine yatsı namazını kıldıktan sonra 9 gibi yattı uyudu. Her akşam tavuk gibi erkenden yatağa girip, sabahın köründe kalkmaktan canı sıkılan 3. Ahmet daha sonra ani bir kararla Lale Devri'ne girip gecenin geç saatlerine kadar eğlenmeye başladı. Ondan sonra gitti tabi koca imparatorluk.

-13. yüzyılda yaşamış İspanyol denizcilerden Fernando Luiz Bolonez uzun süren gemi yolculuğunun ardından yeni bir kıta keşfettiği düşüncesiyle karaya çıkıp bunu mürettebatıyla kutlamaya başladı. Ancak talihsiz denizci yeni bir kıta keşfetmediğini, geldiği yerin bugün Muğla sınırları civarında kalan bir arazi olduğunu, o sırada yönetime hakim olan Menteşoğulları'ndan tarihi bir dayak yiyerek anladığında çok geç kalmıştı. O günden sonra Bolonez ve tayfası ömürlerinin kalan kısmını tütün tarlalarında ırgat olarak geçirmek zorunda kaldılar.

-Varolduğu süre boyunca kayda değer hiç bir gelişme gösteremeyen Etna Devleti kendini feshetme kararı aldı. Konu adına açıklama yapan devlet başkanı Ramazan Cüreklibatur; diğer devletler bilimde olsun, teknolojide olsun, sanatta olsun sürekli ilerlerken, kendilerinin hala bir edebiyat geleneği oluşturamadıklarını, bir Kutadgu Bilig yazamadıklarını, bir gözlemevlerinin dahi olmadığını, bi tek soyadı kanunu çıkarabildiklerini ama onun da bu çağda bi boka yaramadığını, Anadolu'nun ortasında koskoca arazide sığır gibi yaşadıklarını ve bu durumun kendilerini çok utandırdığını söyledi. Devlet açıklamanın ardından dağılıp çeşitli beyliklere bölündü.

-Ünlü yüzücü Paul Fillinberg İngiltere'den Fransa'ya korumasız olarak yüzmeyi başaran ilk kişi oldu. Fransa'ya vardığında kıyıda Fillinberg'i karısı, kaynatası ve 2 çocuğu bekliyordu. Evi ocağı terkedip kendini sulara atan hayırsız babayı halk kaynatasının elinden güçlükle alabildi. Etraftan gelen "Mal mısın oğlum ta ordan buraya yüzerek gelmişsin, gemi diye bi alet var" laflarının arasında son darbeyi de eşi tarafından terkedilerek yiyen Fillinberg bir daha iflah olmadı.

30 Kasım 2010

Fevzi Kanunları

Tamamen kötü şansı açıklayan kanunlarıyla bilinen Murphy Hakılberi'nin yanında 1 ay üretim stajı yapan kanal çalışanımız Fevzi Derekenarı, tamamen ülkemizden derlediği kanunları içeren çalışmasını siz değerli izleyicilerimize sunmaktan gurur duyar. Wikileaks yok, ajanlık yok. Gittik insan gibi istedik, verdi. Okuyalım bilgilenelim.

*Sabahları bindiğiniz otobüsün şoförü, beklediğiniz durakta durmamış ve eliyle "arkadan boş otobüs geliyo" işareti yapmışsa bilin ki o otobüs gelecektir. Ama o da dolu gelecektir, keriz gibi umutlanmayın. Duraktan 3 kişi daha ayarlayıp taksiye binin, yoksa işe geç kalacaksınız.

*Çevreye duyarlıymışcasına hareket ederek, karalama amaçlı kullanırım diye ofiste bir yere biriktirdiğiniz müsvedde kağıtlar bir süre sonra yığılıp koca bir çekmeceyi dolduracaktır. Bununla uğraşacağınıza adam gibi çıktı almasını öğrenin, 4 sayfa çıktı alabilmek için 20 tane A4'ü ziyan etmeyin.

*Huylu huyundan vazgeçmez. Bu en temel kanundur, boşuna zorlamayın. Anneniz en kısa zamanda ne zaman evleneceğiniz konusunda düşüncelerinizi soracaktır. Önümüzdeki 10 yıl içinde mutlaka evlenicem deyip kaçın. Bu onu bir süre oyalayacaktır.

*Eliyle şap şap vurarak karpuzun, kavunun iyisini seçen adamlara hayranlık duymak gereksizdir. 5 liralık bi karpuz için yaratılan bu bilirkişi imajının sizi aldatmasına izin vermeyin. O adam aynı yöntemle Galatasaray'a iyi bi orta saha seçsin bakalım. Nah seçer.

*Şuna iyi gelir buna iyi gelir diye övülen taşlardan biri hariç gerisi palavradır, hurafedir, batıl inançtır. Sadece ve sadece 5'li perin ortasına şak diye oturan okey taşı derde deva olabilmektedir.

*Sevdiğiniz bir şarkıya sessizce eşik ederken sesinizin aslında pek de fena olmadığını düşündüğünüz anda şarkıyı kapatıp yüksek sesle söylemeye devam edin. Evet gördüğünüz gibi, detone oluyorsunuz, dik seslere çıkamıyorsunuz, sözleri unutuyorsunuz ve bi çok yerde nefesiniz yetmiyor.

*Eğer Davut Güloğlu uzunca bir süredir albüm yapmadığı için içinizi bir huzur kaplamışsa bilinki yakın bir zamanda İsmail Türüt o açığı kapatıp piyasaya çıkacaktır. Bu ikisi vardiyalı çalışmaktadır.

*Nasıl olsa şu saatten sonra benim takım gol falan atamaz deyip, maçın bitmesine 2 dakika kala televizyonu kapatmışsanız ve dışardan gelen gürültü üzerine televizyonu açtığınızda tuttuğunuz takımın golünün tekrarını izlemekteyseniz, ne yaparsanız yapın o golü canlı izlediğinizde alacağınız tadı, hissedeceğiniz sevinci bulamazsınız. Sabredip 2 dakka daha bakacaktın televizyona. Şimdi öyle yarım yamalak sevin dur.

24 Kasım 2010

Önümüzdeki KPSS'nin Sorularını Bedava Veriyoruz 2

Daha önce yine bedava verdiğimiz genel yetenek sorularının ardından bu sefer de genel kültür bölümünün sorularını siz değerli izleyenlerimize bedavadan veriyoruz. Çekiliş yok kurra yok, sayısal yok, kazı kazan yok. Mis gibi soru var, sınavdan en az 90 almak var.

TARİH

Dağınık durumdaki Anadolu beyliklerini toparlamanın en etkili yolu nedir?

A) Beyliklerin beyleriyle müsait bir zamanda toplanılır ve "oğlum devir imparatorluk devri, siz böyle 10 dönüm araziye beylik kurup napmaya çalışıyosunuz, akıllı olun" denerek uyarılır.

B) Beylikler yurdun doğusundan kuşatılıp batıya doğru ittirilerek zorlanır. Denizi geçemezler, e zaten İstanbul'da fethedilemiyo o zamanlar. Böylece bir arada dururlar.

C) Beyliklerin beyleriyle 7'ye 7 halısaha maçı ayarlanır ve her hafta maça çağrılır. Maça gelmeyen bey tekrar çağrılmaz diyerek uyarıda bulunulur, beyler de akıllı uslu bi şekilde her hafta maç saatini bekler.

D) Her beyliğe bir Mango mağazası açılır. Beylerin eşleri mağazada 8-5 mesai tamamlarken, beyler de kapının önünde onları beklerler. E böyle olunca nereye dağılıyon tabi, sıkıyosa dağıl.

COĞRAFYA

Aşağıdaki şehirlerin hangisinin köylerinden, bir takım coğrafi durumlardan ötürü daha lezzetli peynir, çökelek, turşu, pekmez falan gelir?

A) Konya. Çünkü tahıl ambarı bi yer. Bol bol etli ekmek gelir, mayalanmış gölü var yoğurt gelir, yanında salata gelir, en son üstüne çay gelir. Oh mis.

B) Afyon. Bağlantı yollarının kesiştiği bi yerdedir. Sucuk gelir, kaymak gelir, lokum gelir. Çöekelek falan her türlü gelir. Zaten çökelek bi tek köyden geliyo gibi sanki.

C) Rio de Janerio. Çünkü ekvatoral iklimde bi şehir. Mis gibi mango gelir, sarı sarı muz gelir, halis rio pekmezi gelir.

D) Amsterdam. Çünkü büyükbaş hayvancılık yaygın, her türlü peynir, çökelek, süzme yoğurt falan gelir. Toprağı bereketlidir; marihuana gelir, eroin gelir, baz morfin gelir.

VATANDAŞLIK

Dünya Ekonomik Kalkınma, Ticari İşbirliği, İthalat ve İhracatı Coşturma ve Yurtdışından Ucuza Elektronik Eşya Getirme Örgütü'nün (WEDTCIILFCEEA) Başkan Yardımcısı 2009 yılında Malatyadan gelin almıştır, bu gelinin tam adı nedir?

A) Pakize Sudan

B) Muhlise Şükran Güğüm

C) Kıvanç Tatlı Kuğu

D) Ulufe Cizye Öşür

15 Kasım 2010

7. Sınıf Şiirler Kuşağı

Biz Tekeköylü'yüz Arkadaş

Biz Tekeköylü'yüz arkadaş
Niğde'nin Çamardı kazasına bağlıyız
Bizde sevdanın adı yürek
Dostun adı bilek
Ekmeğin adı çörek
İhanetin adı kürektir

Dedim ya Tekeköylü'yüz biz arkadaş
Bir ayrıcalıktır Tekeköylü olmak
Nasip olmaz her kula
Dağı desen yemyeşil
İnsanı namuslu mert yiğit
Ayrıca mücadeleci hırslı ve agresif
Tekmeye kafa sokar gençlerimiz
İşte o yüzdendir dengesizliğimiz
Kafalar darbe aldı biraz

Arkadan vuran affedilmez bizde
Çünkü Tekeköylü'yüz biz
Beş kişi birleşip dalarız hasmımıza
Adeta bir deli yürek
Adeta bir yağlı direk
Ama iş sevdaya gelince
Akan suları durdururuz
Gerekirse Tuz Gölü'nü de kuruturuz
İçer kuruturuz o gölü
Zaten göl yakın
Burdan Traktörle 5 saat
İstersek yaparız
Çünkü sevdanın adı yürektir bizde (bkz: üst satırlar)

İşte biz Tekeköylüyüz arkadaş
Ölümüne sevdalı
Ölümüne Niğdespor'lu
Zaten bizde her şey ölümüne
Gazımızı anormallikten alıyoruz
Yapılan keleğin affı olmaz
Keseriz
Çok kötü şeyler yaparız
Aynı Godfather filmindeki gibi
Adamın en sevdiği ineğinin kafasını keser
Döşşeğinin içine koyarız
Yaparız bunu bak
İnsan olun yaptırmayın
Döğeriz

Tekeköylü Hassas Şair Himmet Ferik

09 Kasım 2010

Erkek İsteme

Güzel yurdumuzun kıyıda köşede kalmış gelenek göreneklerini ortaya çıkarma isteğiyle o yayla senin bu bozkır benim dolaşan kanal çalışanımız Dürdane Zeker, Isparta'nın oralarda biyerlerde genel toplum kurallarına muhalif olarak yaşayan ve kızın değil erkeğin istendiği bir köy buldu. Konuyla ilgili açıklama yapan köy muhtarı Sıddık Marjinaller şunları söyledi:

Biz kadın ve erkeğe yönelik fırsat eşitliği çerçevesinde yıllardır bu işi böyle yürütüyoruz. Nedir kardeşim öyle bayan kişinin ben seçilmem seçerim havalarında dolaşması, erkeği parmağında oynatması ve daha bir sürü şey? Kız isteme esnasında karizma yapma uğruna harcanan, bir türlü evlenemeyip telef olan binlerce doktor ve mühendisin hesabını kim verecek ha kim verecek? Toplum buna henüz hazır değil diyenler gitsin hazırlık okusun arkadaş. Bakın bu akşam köyün en güzel oğlanı Yakup'u istemeye gelecekler, gelin siz de gözlerinizle görün.

Bunun üzerine biz de bu olaya bizzat tanık olmak için mavzubahis eve gittik konuşulanları size aynen aktarıyoruz:

-Efendim kızımızla oğlumuz bir süredir beraberler biliyorsunuz, biz de sonuçta hayırlı bir iş yapmak için buradayız, gündem maddesiz gelmedik yani.
-Valla şimdi biz geniş görüşlü bi aile olduğumuz için oğlumuzun kızınızla takılmasına ses çıkarmadık. Bilmem belki bi boş ev bulup romantik komedi filmi izlemiş bile olabilirler. Lakin bu hemen vereceğimiz anlamına gelmiyor. Ne mankenler, ne kadından sorumlu devlet bakanları istedi de vermedik. Böyle tam verecekmiş gibi yaptık, hop geri çektik oğlanı, elleri havada kaldı keriz gibi.
-Muhterem beyfendiciğim biz de zaten büyük beklentilerle gelmedik. Burada alınacak bir beraberlik bile rövanş için büyük avantaj sayılır. Kızım diye söylemiyorum mahallede böylesi yok. Boylu poslu, üniversiteyi bitirince bi güzellik salonu açtık kendisine, tıkır tıkır işliyor.
-Hayırlısı beyfendi hayırlısı. Hah omletler de geldi... Aslında kahve içmek adettendir ama bizimki çay bile demleyemez. Bi tek omlet yapabiliyo. Erkek çocuk işte şımarık büyüdü biraz.
-Zararı yok efendim, şöyle yumurtanın sarısı soğumadan bi ekmek banalım.
-Afiyet olsun.
-Sanırım giriş gelişme bölümlerini tamamladık. Oğlunuzu kızımıza istiyoruz. Kızımız onu mutlu eder, yemeğini koyar, sırtını keseler, maç izlerken televizyonun önünden geçmez...
-Lan Yakup, sen de istiyo musun bu kızla evlenmeyi?
-Nasıl münasip görürseniz babacığım.
-Valla orta alanda top çevirmenin anlamı yok artık, ben kutuyu açıyorum, bakalım ne çıkacak?
-Ayy, heyecen oldu birden şimdi, hanım elini ver sinerji yapalım.
-Açıyoruuum, verdiii, verdiiii. Gül gibi oğlan layığını buldu. Hadi gidin kırlarda coşkuyla sevişin.
-Oleeey, yuppiii ve buna benzer fakat şu an sevinçten aklıma gelmeyen çeşitli sevinme nidalarıııı.
-Heh heh heh... Heyecan saçmalamaları bunlar. Hadi gidin artık, düğünde görüşürüz, iyi akşamlar.

04 Kasım 2010

Mühendis Türküsü

Türkülerde adı geçen meslek gruplarının tamamen halkla birebir ilişkide olan doktor, hakim, jandarma gibi mesleklerden olmasına fena halde bozulan Dokuz Eylül Endüstri Mühendisliği mezunu çalışanımız Übeyit Kelebek, siz değerli izleyenlerimiz için mühendisleri onore eden bir türkü yazıp piyasaya sürdü.

MÜHENDİS

Derman bulunmaz mekanizmanın derdine
Çarem sensin kaçma benden mühendis
Yağmur yemiş feleğin çarkı paslanmış
Yağ dök de zımpara at mühendis

Rakamları seversin formülleri översin
Döner dolaşır sana gelirim mühendis (nakarat X 2)

Ortalık karışmış düzen bozulmuş
Sistemsizlik çekmiş kara perdesin
Verimlilik %40 lara düşmüş
Endüstri mühendisi yetiş nerdesin

Optimize edersin maksimize edersin
En doğrusunu sen bilirsin mühendis

Kerpiç kerpiç üstüne kurmam binayı
İnşaatın da mühendisi lazım gelir
İste hemen getireyim çimentoyu
Mühendise çimento Bağdat'tan gelir

50 daireyi üstüste kor bina edersin
Yuvasız kuşa yuva kurarsın mühendis

Bilgisayarcısı var ziraatçisi var
Depremi bilen jeologu var
Sigorta değiştiren elektirikçisi var
Hakime doktora da lazımsın mühendis

Üç hakikatıim var hangisinden geçersin
Bir toprak bir ekmek bir de mühendis

03 Kasım 2010

Etkili Tasarruf Yöntemleri

Aldığı maaşın 200 lirasıyla 1 ay idare edip kalanını biriktirmeyi becerebilen ve arkadaşları arasında cimri, eli sıkı, nekes, hasis, pinti, varyemez gibi güzel ünvanlarla anılan kanal çalışanımız Servet Kumbara size harcamalarınızdan nasıl tasarruf edebileceğinizin 9 etkili yolunu maddeler halinde sıralayıp şu yokluk ortamında nasıl birikim yapabileceğinizi anlatacak. Sendeyiz Servet.

Selamınaleyküüüüm. Aslında bana 20 madde yaz demişlerdi ama ben ordan kırptım burdan artırdım 9 maddeye sığdırdım diyeceğimi. Zaten ne gereği var, olan bize yeter. Akşamki yemeği ısıtıp ekmeğe abansak herkes doyar mesela bi yandan da... Neyse biz maddelere geçelim:

1) Dışarda yemek yemeyin. Ha bi durum oldu dışarda yemek zorunda kaldınız, hakkınızda "eğer dışarda yemek yemezse vurun" diye emir çıkarıldı, o zaman yapacak bişey yok. Menüyü açıp da kafanızı karıştırmayın. Bi tane yarım tavuk döner söyleyin ve içine ketçap mayonez atmayın deyin. Hesap ödeneceği zaman ise istemediğiniz ketçap-mayonezin fiyattan düşülmesi konusunda ısrarcı olun. Uzun süre direnirseniz bıkacaklar ve sizden 50 kuruş az alacaklardır. 50 kuruş deyip geçmeyin ama, değerlendirilirse iyi para.

2) İç güveysi gidin. Ayrı eve çıkacaksınız da nolacak yani, her ay kira, her ay fatura. Akşamları eve elinizde kuru pastayla falan gelirsiniz, arada bir de pazar alışverişini yaparsınız, ev ekonomisine katkıda bulunuyo görünürsünüz, olur biter. Kuru pastaya verdiğiniz paraya maalesef acımayacaksınız, 600-700 lira kira verseniz daha mı iyiydi ha, daha mı iyiydi?

3) günlük alışverişinizi hep aynı yerlerden yapın. Bi süre sonra aranızda bir esnaf-müşteri hukuku oluşacaktır. İşte o hukuk oluşur oluşmaz hemen ekstra indirim istemek, malın iyisini almak, etin yağsız tarafını paketletmek, deftere yazmak sonra aybaşında vermek gibi faaliyetlere girişin. aybaşına kadar geçen sürede paranızı gecelik faize yatırın. Öyle 1-2 liradan nolur demeyin, değerlendirilirse gayet makul bir para.

4) Arkadaşlarınızla, eşinizle, dostunuzla hatta köydeki babaannenizle falan hep msn den konuşun. Öyle kontöre falan para kaptırmayın. Eğer mesela babaanneniz msn skype falan kullanamayacak kadar teknolojiden uzaksa malesef yapacak bişey yok arkadaşlar. Bari akşam 10'dan sonra ev telefonundan arayın, yarı parasını alıyomuş Telekom, akşama kadar reklamını döndürüyolar televizyonlarda.

5) Ne demek efendim dışarı çıkıp bi yerde çay içip sohbet edelim. Evde de var çay. Gidip orda 1 lirayı bayılcan buz gibi karbonatlı çaya. Öyle 1 lira deyip geçmeyin, 35 kuruştan 3 yumurta bi lira yapıyo işte basbaya. Kalan 5 kuruş için de bozuk yok, sonra veririm deyip sıyrıldım bakkal dükkanından.

6) Arkadaşlarınızın içinde kitaplığı geniş biri olsun. Olsun ki arada gidip ödünç kitap alabilesiniz. Bugün bi Tolstoy'un kilosu olmuş 50 lira, nasıl vericez bu parayı? Zaten kitap dediğin okursun biter, koltuk mu bu her gün gidip üstüne oturalım? Al arkadaşından oku, sonra götür geri ver. Geri ver ki sonra tekrar istemeye yüzün olsun.
Bu arada MP3 forever tabi.

7) 2 adımlık yer için otobüse binmeye değmez, yürüyün. Yürümek eklem ağrılarına, kan dolaşımına ve cüzdan incelmesine çok iyi gelir. Nefesi açar, kanser riskini azaltır, cepteki balyayı artırır. Öyle 1,5 liradan bi şey olmaz demeyin. Böyle böyle ayda 10 kere otobüse binmesen yapar 15 lira, yılda yapar 180 lira, ölmez de 40 yıl yaşarsan 7200 lira... Şimdi eline saysalar bu parayı heleloy diye oynarsın di mi? Bi de bu taraftan bakın.

8) Girdiğiniz lokantalardan şurdan burdan kolonyalı mendil almak en birinci hakkınızdır. Hatta 2 tane isteyin, birini zulaya atın. Sonra lazım oluyo gidip ıslak mendile 2 lira veriyonuz, yazık o paraya. Öyle 2 liradan ne olur ki demeyin, şu pahalılıkta yarım kilo domates alınır o paraya.

9) İşte böyle böyle daha birsürü şey var. Atma kullanılır, dökme yenir, ucuzun da ucuzu bulunur, bütün gün tek öğünle hayatta kalınabilir, şebeke suyu içilebilir, tüplü televizyona devam edilebilir, ayakkabı bu seneyi de çıkarabilir vs. İşte bunların hepsini yaparsanız birsürü para biriktirip bankaya yatırabiliyor ve harcamaya kıyamadığınız için gün be gün artışını izleyebiliyorsunuz. Ekonomi dediğin böyle olur.

20 Ekim 2010

Yörelerimiz Türkülerimiz

Çaya Gel Çorbaya Gel

Çaya gel çorbaya gel vay vay vay vay vay vay tandır
File gel fistana gel gollum gollum gollum
Eve baban gelmezse lay lay lay lay lay lay lom
Kargodan postalan gel berlin berlin berlin

Çay ayrı çorba ayrı
Çalamam obuayı
O yediğin kaşar mı vay vay vay vay vay vay rokfor
Peynirler ayrı ayrı hellim hellim hellim

Barlar damsız olur mu
Dünür arsız olur mu
Dalai Lama sen etme bay bay bay bay bay bay tahmin
Yol pürüzsüz olur mu büklüm büklüm büklüm

Yöre: Kuveyt
Kaynak Kişi: Burhan Çeçen

18 Ekim 2010

Önümüzdeki KPSS'nin Sorularını Bedava Veriyoruz

Evet yanlış duymadınız, beleşe veriyoruz. Artık kadrolu memur olup, bir masaya, kaşeye, günde 1 semaver çaya ve kılık kıyafet genelgesine kavuşmak artık bir tık ötenizde. Biz soruları öyle belli çıkar grupları gibi durumu olup da parayı bastırana değil, isteyen herkese herhangi bir karşılık beklemeden veriyoruz.
Programdan bir gün önce rüyaya yatan ve rüyasında ak sakallı ösym yetkililerinden soruları alan personelimiz Tayyar Şerbet uyanır uyanmaz soruları hemen bir kağıda not aldı ve programa yetiştirdi. İşte o sorularrr:

MATEMATİK

Askere gitmemek için her türlü yasal yolu deneyen, hatta bir ara vicdani retçiymiş gibi bile davranan Cumali, bedellinin çıkacağını öğrenince birden gaza gelmiş ve para biriktirmeye başlamıştır. Bugün bi bedelli askerlik 15.000 lira civarındadır ve Cumali'nin 5.000 lira birikmişi vardır. Her ay 500 lirayı bir kenara koyabilen Cumali'nin önünde malesef 6 ayı vardır ve bu hızla giderse ancak babayı alabilmektedir. Bu durumda Cumali'nin istenen ücreti verebilmesi için ne yapması daha uygun olur?

A) Gezmesinden, sigarasından kıssın, ayda 1000 lira kenara koysun, kalan parayı da babasından istesin.

B) Bankadan 2 yıl geri ödemeli 7-8 bin lira kredi çeksin. Askerden döndükten sonra 2 sene de bankaya askerlik yapsın.

C) Biriktirebildiği kadar biriktirsin, sonra da elindeki parayı genelkurmaya götürüp "Buna ne kadar askerlik olur asker amca?" desin. Belki acırlar.

D) Bütün parasını bahiste San Marino'ya bassın. Tutturursa kazandığı parayla 15 dakika askerlik yapar kurtulur. Tutturumazsa zaten babayı katmerli alır. Bu riski alsın.

TÜRKÇE

Aşağıdaki cümlelerden hangisinde anlatım bozukluğundan kaynaklı bir yanlış anlaşılma ve devamında da güzel bir dayak vardır?

A) Abicim bak sen yanlış anladın, ben yumuşak ünlü diye sana değil yanındaki arkadaşa söylemiştim, yoksa sen gayet de sert sessiz bi abimizsin, vakursun, ağırbaşlısın. Ne? Yanındaki arkadaş senin baban mı? Yapma ya.

B) Bak şimdi bak kızın dikkatini nasıl çekiyorum. Mervee, bu ne biçim kılık be rengarenk. Resmen trafik lambasına dönmüşsün tısısıssheheee... Ulan ne piç adamım yaa.

C) Müdür bey istediğiniz raporları hazırlayıp masanıza bıraktım. Ama evinizdeki yemek masasına bıraktım, sağolsun yenge gösterdi masanın yerini ehehee. Yengeyle de tanışmış olduk böylece eheheee.

D) Bakın beyfendi biz öyle gelen her ürünü iade alamayız. Bahsedilen 30 günlük süre sizin bilgisayar almayı ilk aklınızdan geçirdiğiniz andan itibaren başlıyor. Biz bütün bunları faturanın altına 1 puntoluk silik harflerle yazmıştık. Eğer bilgisayarınızı bu haliyle kullanmak istemiyorsanız yetkili servislerimiz 5 ay içinde 900 lira gibi bir ücrete tamir edebilirler. Bunları baştan söylemiştik biz, tv lerde falan alt yazı geçtik hep.

Cevap anahtarı ve diğer sorular haftaya...

12 Ekim 2010

Rek-lam-laaaar

-Eskimiş televizyonlarınızı atmayın! Öyle plazmalar çıktı diye hemen milyarları dökmeyin. Zaten oturup yerli dizileri, haberleri falan seyrediyosunuz, neyinize gerek sizin lcd, plazma, led falan. Bu para kolay kazanılmıyor. Evin babası sizi paranın kıymetini bilmeye çağırıyor. O televizyonları tüpü bitene kadar kullanın. Aile babası, aile babası, aile babası... Aile babası salonda, elinde kumandası, arkasında 4 tane kırlentiyle hemen koltuğun başköşesinde. Aile babasııı.

-Müjde! Beklenen gün sonunda geldi. Gazetemizin 1995 yılında başlattığı 5500 kupona herkese çekilişsiz kurrasız otomobil kampanyası yarın ki kuponla beraber sona eriyor. Hemen biriktirdiğiiz kuponları getirin ve 95 model Doğan SLX'i götürün. Beklediğinize değecek, sıfır otomobiliniz sizi sevdiklerinize kavuşturacak.

-Dombalak Köyü 1. Gelenksel Uluslararası Fotoğraf yarışmasının son katılım tarihi ilgisizlik nedeniyle 1 ay ileriye ertelenmiştir. Şu ana kadar geçen süre içinde adam gibi tek bir fotoğraf bile gönderemeyen siz dünya halklarına çok fena uyuz olduk. Fotoğraf diye yılbaşı eğlencesinde çekilmiş fotoğraflarını gönderen köy halkının Almanya'daki akrabalarına ise söyleyecek laf bulamadık. 200 haneli sıradan bir Anadolu köyüyüz ve ödüllerimiz pek tatmin edici değil diye bu kadar da görmezden gelmek olmaz ki. Lütfen, rica ediyoruz. Ödüllerimizi tekrar hatırlatalım:

1. 3 dönüm pancar tarlası
2. 1 adet koyun
3. 25 kilo tezek

Jüri Özel Ödülü: Bir bekar erkek katılımcı muhtar Mevlüt Emminin 20 yaşındaki kızıyla evlendirilecektir.

5 Mansiyon: 2'şer adet bazlama, yanında da mis gibi ayran

01 Ekim 2010

Ölmeden Önce Gidilmesi Gereken 5 Yer

Kanalımızın yol ödeneğini az verdiğimiz için pek fazla gezemeyen yol programcısı Serbülent Marduk, artık ne kadar gezip gördüyse ilginç bulduğu yerleri kısa bir özet geçerek bize anlatıyor.

1) Hakkari - Yüksekova: Son yapılan referanduma %2,4 lük bir katılım gösteren halkı var. Yıllardır her türden insanın kurduğu yurtdışına gitme hayalini, oy verme mevzusunu sallamayıp Türkiye'den zihnen ayrılarak doğrudan yurtdışının kendisi olmak suretiyle başardılar ve ilginç bir işe imza attılar.

2) Patagonya: Nerede uyduruk bir ülke üzerinden az gelişmişlik ya da eziklik örneği verilecek olsa ilk akla gelen ve bu örneklerde acımasızca kullanılan Patagonya buna rağmen efendiliğinden ve insanlığından zerre taviz vermedi ve sükunetini koruyup büyüklük gösterdi. Patagonya Şili ve Arjantin'in güney tarafında yeşil çayırlarıyla sizi bekliyor.

3) Belediye Otobüsü En Ön Koltuğu: Gerçi zaten burayı yaşlanınca mutlaka görürsünüz. Bi sürü amca ve teyzenin otobüse biner binmez ağır hareketlerle oturduğu bu koltuklarda zaman çok yavaş akıyor, adeta sonraki durağa varılmıyor. Yalnız dikkat yüksek sesle muhabbet etmek ve cep telefonuyla konuşmak çok yadırganıyor ve size kınama cezası veriliyor.

4) Tepecik Genelevi Sadece sokaklarında gezmek bile size tarifi imkansız deneyimler yaşatacak. Gitmişken sizi türlü laflarla içeri davet eden orta yaşlı bir kadına "Vizite kaça bacım?" diye sormayı da unutmayın. Lakin cevabınızı aldıktan sonra oluşacak ruhsal çöküntüye de hazır olmalısınız.

5) TRT 4 Stüdyoları: Yıllardır sade bir fon eşliğinde kah açıköğretim kah ingilizce dersleri anlatılan, yurttan sesler korosunun 40 yıldır azalıp-artmayan bir heyecanla şarkı türkü söylediği ya da bir takım kot pantolonlu gençlerin yönetmeliklere uygun standartlarda halay çektiği programlar yapılan bu kanalı da mutlaka görmelisiniz. Adeta TRT'nin öğretmenler odası kıvamındaki bu kanalın resmi havası sizi dışardaki hayata daha da bağlayacak.