12 Ekim 2013

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

Acaba dışarıdan nasıl görünüyorum, hareketlerim ve tavırlarım başkaları tarafından nasıl algılanıyor diye merak ettiğimden beri kendime rastlıyorum. Kendime başkalarının gözünden bakabilmek neredeyse bir saplantı oldu bende. Milleti de yoldan çevirip “Birader beni bir yarım saat yürürken izler misin, acaba dışarıdan nasıl görünüyorum?” diye soramayacağım için kendime tesadüf etme işi çok iyi oldu. Sokakta dolaşırken, eğlenirken, otobüste, evde, her yerde kendime rastlıyorum, ama o bunun farkında değil. Labirente koyduğu fareyi izleyen bilim adamı kadar rahatım kendimi izlerken. Önce nasıl göründüğümü merak ettiğim hareketimi düşünüyor, sonra da kendime rastlamayı bekliyorum. Kendimle deney yapıyorum desem yeridir. Deneyimin hem araştırıcısı hem de kobayıyım.
Önceleri kendime sokakta yürürken rastladım. Uzaktan görünce yürüyüşünü bir tanıdığa benzettim, görmezlikten gelip yürüyüp gidecektim, ama giydiği tişört tanıdık gelmişti. Benim üniversite yıllarından beri giydiğim on yıllık tişörtün aynısını giyiyordu. Güneşten rengi atmış, siyahından eser kalmamış bu tişörtü nerede görsem tanırdım. O benim rekor denememdi, acaba bir tişörtü en fazla kaç yıl giyebilirim diye merak ediyordum. İlk aldığımda simsiyah olan tişörtüm şu aralar koyu gri olarak hizmet vermekteydi. Piyasa değeri 10 TL civarındaydı ve aynısını şu an bir başkası giyiyordu. O da aynen benim gibi giyimden fazla anlamadığından olsa gerek, ayağına da mavi bir kot geçirmiş takılıyordu. Zaten kot ve tişört ikilisi olmasaydı erkek milletinin işi çok zordu. Yoksa birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan şeyleri giyip maymun gibi dolaşırdık. Ben adamı böyle inceledikçe yavaştan kanım ısınmaya başladı. Yalnız değilim diye düşündüm ve çaktırmadan karşı kaldırımdan takip etmeye başladım. Vitrinlerin camlarından saçını kontrol ede ede giden, arada bir de civardan geçen kızları göz ucuyla süzen gayet normal bir tipti. Bu süzme işini olabildiğince çaktırmadan yapıp kıza mahcup olmamaya çalışıyordu.  Üç kişilik bir kız grubuna bile sadece bir saniye bakıp, kişisel değerlendirmesini yapabiliyordu. Hatta bakışları o kadar belirsizdi ki, ancak benim gibi onu izleyen birisi bu bakışların farkına varabilirdi. Acelesi varmış gibi hızlı adımlarla yürüyor ve kaldırımdaki diğer yayaları bir bir solluyordu. Sanki kaldırımın sonunda birincilik kürsüsüne çıkıp şampanyayla zaferini kutlayacaktı. Her gün üç beş tanesini gördüğüm bu adam nedense çok dikkatimi çekmişti. Bu sıradanlıkta beni çeken bir şey vardı ama neydi bu? Cevabı trafik lambasına geldiğinde buldum. Sabırsız bir şekilde yeşilin yanmasını bekleyen bu genç adam bildiğin bendim. Bunu anladığımda birden ürperdim. Ya o da beni görürse ne yaparım diye elim ayağım birbirine dolaştı. Sanki kendimi değil de hoşlandığım kızı görmüş gibiydim. O anki hareketlerim o kadar saçmaydı ki, daha fazla saçmalamamak için olduğum yerde hareketsiz kalmaya karar verdim. Yoksa şaşkınlıktan öne doğru eğilerek, başım ellerimin arasında, düşüş pozisyonu almam an meselesiydi. Ben öyle oklava yutmuş gibi dimdik beklerken kendim olan ben yanımdan geçip gitti. Beni görmemişti. Önce kendime çok bozuldum, insan yalandan da olsa bir selam verirdi. Ama sonra en başta benim de görmezlikten gelmek istediğimi hatırlayınca kendimi affettim. Huyumuz batsın, ne de olsa ikimiz de aynı kişiydik. Tekrar kendimi takibe başladım. Doğruca gazete bayiine gidip, birkaç dergi aldı. Sürekli aldığı dergiler olmalı ki önceden hazırladığı tam parayı bırakıp ayrıldı. Yine hızlı adımlarla sahile doğru yürüyüp bir banka oturdu ve dergileri okumaya başladı.
“Be adam madem banka oturup dergi okuyacaktın bu acelen neydi, beni niye peşinden koşturdun?” diye söylendim. Resmen oturmuş kendi kendimi eleştiriyordum arkadaş. Daha önce hiç bu şekilde bir özeleştiri yapmamıştım. Olayı daha ileri bir boyuta taşımak için yanına gidip sormaya karar verdim. Tam banka oturacaktım ki birden kalktı ve önümden geçip uzaklaştı. Onun beni görmediğini o zaman anladım.
Bir sonraki karşılaşmam pek rastlantı sayılmazdı. Birkaç gündür arkadaş ortamında nasıl göründüğümü merak ediyordum. Acaba nasıl oturuyorum, lafa nasıl giriyorum, mimiklerim, el kol hareketlerim dışarıdan nasıl görünüyor çok merak ediyordum.  Tam da bunun ertesinde, arkadaşlarla sürekli gittiğimiz barda buluşacağımız gün yine kendimi gördüm. Benden önce gelmiş masaya oturmuştu. Beni görmedikleri bir masaya oturup izlemeye başladım. Elinde bira, arkadaşımın anlattığı bir şeyi dinliyordu. Ama garip bir hali vardı. Sanki karşındakini dinlemiyor, kafasında bir şeyler kuruyordu. Ne yapmak istediğini hemen anladım. Yiğidim lafa girmek için hazırlık yapıyordu ama sanki lafa değil güreşe girecek ya da serbest vuruş kullanacak gibiydi. Öylesine konsantreydi ki, öylesine ciddi, yapacağı işi önemseyen bir tavrı vardı ki, adeta bir varoluş çabasıydı bu. Birasından bir yudum alıp atağa geçti ve belli belirsiz:
 “Ya o değil de…” gibi bir laf söyledi. İlk deneme başarısızdı, top barajdan geri dönmüştü. Ağzından çıkan kelimelerin her biri atmosfere doğru savrulup gitti. Bunda zamansız lafa girmesinin büyük payı vardı, çünkü arkadaşımın lafı hala bitmemişti. Oluşacak ilk sessizlik anını beklemesi daha iyi olurdu. Yılmadı ve B planını işleme koydu. Sabırla ortada dolaşan cümlelerin bitmesini bekledi ve beklediği an geldi.  Herkesin lafını bitirdiğinden emin olmak için kısa bir süre daha bekledi ve:
 “Abi geçen ne oldu biliyor musun?” diyerek lafa girmeye çalıştı ama yine başarısız oldu, çünkü diğer arkadaşım daha yüksek bir sesle giriş yaparak kendi muhabbetini açtı. Bu sefer de topu boş kaleye yuvarlayamamıştı. İşte tam burada kendime acıma ve sinir olma arası acayip bir his duymaya başladım. Masadaki kendimin özgüveni sıfırlanmış gibiydi,  artık iş inada binmişti. Sonraki adımını tahmin etmem zor olmadı. Muhtemelen yine bir sessizlik anında sağlam bir ses tonuyla lafa girip bu işi bitirecekti. Bu sefer istediğini yaptı ama çok garip bir durum oldu. İşi garantiye almak için, arya söylemeye başlayan tenor gibi yüksek perdeden anlamsız bir giriş yapmış ve masadakiler anlattığı şeyden çok sese odaklanmıştı. Az önce konuşan arkadaşım, sırıtık bir vaziyette:
“Yeğenim sakin ol, celallenme,” diyerek dalgasını geçti. Diğerlerinin gülerek buna katılması da son darbeyi vurmuştu, pozisyon goldü ama hakem ofsayt bayrağını kaldırmıştı şimdi de. O dakikadan sonra mümkün değil lafa girmezdi, camdan dışarıyı izlemeye başladı. Ben de sotelendiğim yerden kalkıp masaya doğru yürüyünce diğer ben kalkıp gitti, arkadaşlarım ise “Nerede kaldın hafız, ilk biraları bitirdik bile” deyip boş bir sandalye ayarladılar.
Kendimi sık sık orada burada görüyordum, ama bunun bana nasıl bir faydası oluyordu diyecek olursanız, ben de tam anlamadım. Önceki izlenimlerime dayanarak davranışlarımı düzeltmeye çalışıyorum ama pek başarılı olduğum söylenemez. Mesela geçen eve misafirler geldiğinde ikimiz de son ana kadar odamızdan çıkmadık. Ben ayıp olmasın diye önden diğer beni gönderdim. Ne yapacağını merak ediyordum. Gelenlere yalandan bir merhaba deyip azıcık yanlarında oturduktan sonra tekrar odaya geldi. Bunu görev icabı yaptığı o kadar belliydi ki, odadan çıktıktan sonra mutlak bir sessizlik oluştu. Kimse konuşmuyordu, misafirlik amacından sapmış, gelenler acaba biz ne bok yemeye buraya geldik diye düşünmeye başlamıştı. Durumu kurtarmak için ardından ben gittim, biraz daha samimi bir karşılama yapıp sohbet ettim. Çaylar gelince de müsaade isteyip odama geçtim. Yine bir keresinde kendimi biriyle ilk tanışma esnasında görmüştüm. Adamın elini sıkıp, memnun oldum derken adama değil de, omzunun üstünden arkaya bir yerlere bakıyordum. Şimdilerde buna dikkat etmeye çalışıyorum ama dükkânda alışveriş yaparken ki hallerime çare bulmak mümkün değil. Sanki çok kararlıymışım gibi görünmeye çalışıyorum, ama esnafın ufak bir numarasına kanıp kazık yiyeceğim o kadar belli ki. Elimde olsa kendi kendimi kazıklayıp enayinin cebindeki bütün parayı alırım ama yanına bile yaklaştırmıyor beni, kaçıp uzaklaşıyor herif. Geçenlerde de yine hep yaptığım gibi, adamın:

“Aynı mal mağazada iki katına satılıyor abi, daha ucuzunu bulursan getir ben alayım,” lafına inanıp dandik tişörte o kadar parayı verip çıktım. Kendimi ne kadar hazırlarsam hazırlayayım çok iddialı bir laf karşısında bütün savunma sistemim devre dışı kalıyor. Ben her olasılığı düşündüğüm için kesin konuşmaktan kaçındığımdan olsa gerek, iddialı laf duymanın verdiği garanti hissine kapılıp inanıveriyorum.  Bir keresinde beğenmezsen geri getir ben hep buradayım diyen birinden  on çift çorap almıştım. Ben hep buradayım diyen adam da her gün başka bir kaldırımda satış yapan bir işportacıydı, düşünün artık.
Kendimi en son hastanede gördüm. Elinde sıra numarası, kliniğin önündeki koltuğa oturmuş içeri girmeyi bekliyordu. Bir grup hasta odaya daha erken girebilmek için kapının önünde yuvalanmış, kendi aralarında:
 “Beyefendiden sonra benim, sonra da siz girersiniz,” diye konuşarak sıra paylaşımı yapmaktaydı. Kendim olan ben, kapının önüne çöreklenmiş vaziyette, yeni çıkan Iphone’u hemen satın almak isteyen hevesli kalabalıktan biriymiş gibi davranmayı karakterine yakıştıramadığı için oturmaya devam etmekteydi. Ama bir yandan da hakkı yenecek, kendinden sonra gelenler daha erken girecek diye içten içe tüm hastalara uyuz oluyordu. Elinde sıra numarası olmasına rağmen, bu bir grup hizipçi hastanın kendi içinde oluşturduğu yeni sıralamanın içinde olmamasından dolayı tedirgindi. Yine de sıra numarasına güvendiği için tavrından ödün vermedi. Tüm bu olgun ve vakur düşüncelerine rağmen içerideki hasta çıkınca ani bir refleksle kapıya doğru yöneldi. Doktorun sekreteri kalabalığa yerine geçmesini, herkesi kayıt sırasına göre alacağını söyleyip içeri girdi. Bir süre sonra tekrar çıkıp adımı seslendi. Bizimki sanki başka birinden bahsediliyormuş gibi aldırmaksızın oturuyordu. Sekreter tekrar adımı okuyunca birden ikimizin de aynı kişi olduğunu hatırlayıp kapıya doğru yöneldim, diğer ben de kalkıp gitti. Doktor içeride beni bekliyordu.  İki yıldır gidip geldiğim için beni tanıyordu artık. Mesleğini seven başarılı bir psikiyatrdı.
“Söyle bakalım,” dedi. “Hala dışarıdan nasıl göründüğünü merak ediyor musun?”

“Hayır,” dedim, “kendimi artık dışarıdan izleyebiliyorum, hatta buraya girmeden önce de kapı da beraber bekliyorduk, ama o girmedi.”

Doktor şaşırmış bir şekilde yüzüme baktı. Sanki beni daha önce hiç görmemiş gibiydi. Birden gülümsedi:


“Merak etme, anlaşılan o da içeri girmiş,” dedi. Doktorun ne demek istediğini pek anlamadım. Karşılıklı birbirimize gülümsedik ve yeni bir ilaç tedavisine başladık.

8 yorum:

  1. okudum, bayıldım ama yorum olarak ne yazsam bilmiyorum. ve yorum yazmadan da geçmek istemedim, işte bu da öyle bir yorum oldu. o zaman eline sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. olsun, içinizden "valla güzel yazı olmuş" demeniz bile yeter. ben hissediyorum onu :) teşekkür ederim.

      Sil
    2. şuan kendimi gördüm :D ben benden 2 tane var biliyodum meğer 4 müş :D

      Sil
    3. ben toplam sayıyı bilmiyorum ama çift sayı olduğu kesin :)

      Sil
  2. Hocam bir yerinde dur! Bu yazı karşısında hanginizin önünde düğmelerimi ilikleyeceğimi şaşırıyorum...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. eyvallah teşekkür ederim :))

      Sil
  3. Yeni bi şeyler bekliyoruz ama boşuna mı bekliyoruz ki Özgür bey???

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. şu an daha çok akademik yazıyorum. yüksek lisans tezim biter bitmez (1 hafta sonra) tekrar başlayacağım :))

      Sil