28 Ekim 2013

Eurovision İncelemeleri - Seninle Bir Dakika


Eurovision şarkı yarışmasına ilk katılımımız Semiha Yankı'nın Seninle Bir Dakika adlı şarkısıyla olmuştur. Ancak TRT'nin bürokratik karmaşasından ötürü son ana kadar tekstil fuarına katılacağını zanneden Semiha Yankı, gerçeği öğrenmesine rağmen kıyafetini değiştirememiş ve koskoca yarışmaya basma fistanla katılmak durumunda kalmıştır. Bu noktada fistana dair bazı ek bilgiler vermekte yarar var. Fistanın yapıldığı basma, Kemeraltı'ndaki köhne bir pasajın bodrum katındaki bir manifaturacısından alınmıştır ve farklı renklerdeki kumaşların elde kalan son örnekleri kullanılmıştır. Dolayısı ile aynı kıyafetten bir tane daha dikmek bugün bile imkansızdır. Ayrıca daha sonra yapılan incelemelerde, dünya üzerinde görülebilecek tüm renklerin fistanda yer aldığı, hatta bizzat bazı renklerin yalnızca fistana özgü olduğu ortaya çıkmıştır. Konuyla ilgili açıklama yapan TRT yetkilileri eğer bu durum daha önceden bilinip reklamı yapılsaydı, bu sayede oy veren jürilerin kararının değişebileceğini ve bu elim sonucun alınmayacağını söylemiş ve maddi imkansızlıklardan yakınmışlardır. Zira binbir umutla göndermiş olduğumuz temsilcimiz yarışmayı ancak 19. sırada tamamlayabilmiştir. Tüm bu tersliklere yarışmaya sadece 19 ülkenin katılması şanssızlığı da eklenince maalesef sonunculuk kaçınılmaz olmuştur.

Yarışmada yalnızca Monako'dan 3 puan almamıza rağmen bizden Monako'ya hiç puan gitmemiştir. Kadir kıymet bilmesiyle meşhur ülkemizin böyle bir vefasızlığı nasıl yaptığı başta vatandaşlar tarafından yadırgandıysa da daha sonra puanları veren jüri üyelerimizin 18 km2'lik bu minicik ülkeyi aslında Fransa'nın bir mezrası sandığı için es geçtiği anlaşılmıştır. Hükümetimiz bu ayıbı telafi etmek adına, toprakları genişlesin diye Monako'ya Zeytinburnu'nda 10 dönüm arazi teklif ettiyse de bu teklif prens tarafından kibar bir şekilde reddedilmiştir.

Şarkıya dair dikkat çeken diğer nokta ise şarkının sözlerinde geçen "sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika" kısmıdır. 5 dakikalık bir sevişme süresinin bile erken boşalmadan sayıldığı bir ortamda toplamda 1 dakika seviştiğini farkında olmadan itiraf eden söz yazarını biz burada tekrar ifşa etmek istemiyoruz. Ancak sanki bu 60 saniyelik süreyi milyonların gözü önünde dile getirerek "aslında normali 1 dakika abi, gerisi bildiğin eziyet" alt metniyle normalleştirmeye çalışmasını da kınamadan geçemeyeceğiz. Belki de diğer ülkelerin erkek jürileri bize puan vererek bu vebalin altına girip yanlış tanınmak istemedikleri için böyle sonuncu olduk da geldik. Olur mu olur yani. Yoksa aslına bakarsanız şarkı mis gibi şarkı, yorum zaten 10 numara. Puanların gürül gürül akması lazım ama ne geliyo, 3. 3 diye puan mı olur lan? Sanki masaya 3 çay söylüyo vicdansız jüri.

Neyse... Sonuçta ilk yarışmanın tecrübesizliği deyip geçtik ama bu işin böyle olmadığı ilerleyen yıllarda iyice açığa çıktı. Masum bir heyecanla başlayan bu macera maalesef ilerleyen yıllarda daha büyük trajedilere ve yıkımlara yol açtı. Nice koçyiğitler, nice ceylanlar bu uğurda kederlere gark oldu, özgüvenini yitirdi. Buna da serinin diğer incelemelerinde değineceğiz.

27 Ekim 2013

Bir Kendini Kabul Ettirme Arayışı - Eurovision (Önsöz)

Çocukluğuma dair hatıralardan biri, hemen her yıl katıldığımız Eurovision yarışmasının, normalde çok az popüler müzik dinlenen evimizde ilgiyle takip edilmesiydi. Avrupa ülkelerinin bir biri ardına çıkan şarkıları arasında memleketimizin şarkısı sabırla beklenir, tüm şarkılar bittikten sonra asıl heyecanlı kısım olan oylama başlar, Türkiye'ye puan vermemekte ısrar eden ülkelere yönelik politik sövgülerin eşliğinde hüzünlü ve sinirli bir ruh haliyle gece sonlanırdı. Her seferinde "Keşke şu saate kadar oturacağımıza gidip uyusaydık" dememize rağmen, içimizdeki minnacık umut bu oylamayı her sene izlememize neden oldu.

Batıya imrendiği halde iliklerine kadar doğu kültürüyle yaşayan memleketimiz, Eurovision'da Sertap Erener'le birinci oluncaya kadar çok çileler çekti. Bu süreçte olimpiyat oyunlarında aldığımız başarısızlıklar zaten direncimizi kırmaktaydı. İşin içinde kavga döğüş olması nedeniyle biraz olsun madalya umudumuzun olduğu boks maçları, Orhan Ayhan'ın "Necip'in bu yumrukları almaması lazım" ve "İspanyol hakemler bir puanımızı daha yedi" nidaları arasında geçip giderken, yine başka bir spora çevrilmiş kavga metodu olan güreşte de benzer serzenişler sergiliyorduk. Aslında kamyonla adam toplayıp ortalığın anasını ağlatmamıza izin verseler madalyaları süpürmemiz çok kolaydı ancak olimpik ortamın bizi kısıtlayan bazı kuralları vardı. Eğer ağır yük kaldırmaya dayalı hammaliye sporu olan halterde çıkardığımız Naim ve Halil'in efsanevi başarıları olmasaydı, geriye kalan bir avuç madalyayla yetinmek zorunda kalacaktık. Diğer yandan Avrupa takımlarıyla yapılan futbol maçlarında gırtlağını patlatasıya kadar "Avrupağğ Avrupağğ duy sesimiziiğğii" diye bağıran mazlum halkımızın feryatları, kıymet bilmez Avrupalılar'ın dilimizi öğrenmeme küstahlığı yüzünden, yörüngeden çıkıp uzaya karışan uydular gibi boşlukta kaybolurken, aynı anda Eurovision'da yarışan şarkılarımızın da yıllarca 3-5 puanla heder olması, zaten 10 yılda bir askeri darbeye maruz kalan ülkemizin toparlanmasını engelleyen küçük ama etkili darbeler almasına neden oluyordu.

Özellikle televoting sistemiyle oylama yapılmaya başlandıktan sonra gurbetçilerimizin milli bir görev bilinciyle, kontörüne kıyarcasına oy kullanması ve 12 puan garantili kardeş memleket Azerbaycan'ın da yarışmaya katılması sonucu kemikleşmiş bir puan seviyesine ulaştığımız için eskiden olduğu gibi son sıralarda sürünmüyoruz. Ancak bir dönem gündemimizi haftalarca meşgul etmiş bu organizasyondaki performansımızdan 5-6 şarkıyı inceleyerek hissiyatımızla ilgili bazı tespitler yapmaya ve sizi de bu konu üzerinde düşündürmeye çalışacağım. 


18 Ekim 2013

DÖNÜŞÜM (KAFKA GİBİ DEĞİL GİBİ)

I. Bölüm – Senden Nefret Ediyorum

İşe aynı servisle gider gelirdik. O ilk binenlerden olduğu için servisin en güzel koltuğunu kapardı. Bilenler bilir, servislerin en güzel üç koltuğu, sırasıyla şoförün hemen arkasındaki pencere kenarı koltuk, şoförün yanındaki ikili koltuk ve en arkadaki pencere kenarıdır. Şoför mahallinde genellikle, şoförle sohbet etmeyi seven erkekler otururken, en arka koltuğu, kulağında kulaklıkla uyuyakalmış, nispeten asosyal tipler tercih eder. Şoför arkası ise birçok özelliği ile aralarından sıyrılır. Çünkü hem cam kenarıdır, hem daha güvenlidir, hem de kapıya yakın olduğu için inip binmesi daha kolaydır. Dolayısı ile burayı servise ilk binen kapar. Servise her binen de kalan koltuklardan en güzelini seçerek oturduğu için zamanla herkesin yeri belli olur ve bu durum kabullenilir. İşte bu en güzel koltuğa da hep o otururdu; satış temsilcilerimizden Nihal yani. Ancak ben bu durumu kabullenemeyenlerdendim. Hadi sabah giderken neyse de akşam dönüşte neden aynı kural geçerliydi? Bu durum beni inceden sinirlendirirdi. Bir keresinde ofisten 5 dakika erken çıktım ve Nihal gelmeden o koltuğu kaptım. Çünkü sabahları servise en son binenlerden olduğum için bırakın güzel bir yeri, bazen oturacak bir koltuk dahi bulamaz, ayakta giderdim. İkimizin de işe girerken yol-yemek-sigorta diye başlamıştık. Ona verilen yol sözü başka mıydı, o servisin gold üyesi miydi sanki? O koltukta en az onun kadar hakkım vardı. Ben böyle çeşitli argümanlarla kendi kendimi haklı çıkarırken Nihal servise bindi ve doğrudan “Kalkar mısınız orası benim yerim” dedi. Neden kalkayım canım burası size mi tahsis edildi diye sormama kalmadı, Nihal’in içinden sinirli bir Seda Sayan çıktı. Kızı benimle, ödeme yapmayan müşterilerle konuştuğu gibi konuşuyor hatta yer yer fırça kayıyordu. Koltuğunu kaptığım için beni icraya vermesi an meselesiydi. Baş edemeyeceğimi anlayınca lanet olsun deyip kalktım. Yol boyunca da söylenip kızı uyuz ettim.
Gerilimli halimiz her sabah devam etti. Her fırsatta haksız yere o koltuğu işgal ettiği duygusunu hissettirmeye çalışıyor, vicdan azabı çekmesini istiyordum. Özel sektör, insanları bu tür ufak hesapların peşinden koşan birer hırslı koyuna çeviriyor maalesef. Geçen seferki bağırışının da yarattığı intikam duygusu içimdeyken kimse benden hiçbir şey olmamış gibi davranmamı beklememeliydi. Benim bundan sonraki tek amacım o günün rövanşını almaktı. Bir gün bir iş için ofisimize geldi. Ofisimizin kapısı günde beş yüz kere açılıp kapandığı için yalama olmuştu ve ancak çok hassas bir denge tutturulduğunda kapalı durabiliyordu. Nihal bu ayarı bilmediği için kapıyı bir türlü kapatamadı. Her denemesinde bir umutla kapıyı kapattığını sanıyor fakat kapı bir hain gibi, bir vurdumduymaz gibi yarım saniye kapalı durup sonra kendini usulca salıveriyordu. İnatçı bir kişiliğe sahip olan Nihal ise her seferinde tekrar deniyor ve yine yeniliyordu. Bir kayayı dağın zirvesine çıkarmaya çalışan, fakat her seferinde zirveden yuvarlandığı… sisifos gibiydi. Hem bu duruma son vermek hem de intikam almak için bir fırsat geçmişti elime. Yardım ediyor kisvesi altında Nihal’e talimat vermeye başladım, ben söylüyordum, o yapıyordu:
“Kolu tut, kapıyı hafif yukarı doğru zorla, yavaşça kapat, şimdi biraz sağa doğru it, bir süre böyle kal, derin nefes al, şimdi sakin ol ve kapıyı yavaşça yere bırak dostum puahahah”
Ofiste herkes benimle beraber gülüyordu, Nihal ise sadece “Aman çok komik” demekle yetinmişti. İntikamımı almış rahatlamıştım. Ancak bir sorun vardı, ofise getirdiği işte iki hafta kadar beraber çalışmak zorundaydık.

II. Bölüm - Seviyorum

Sen…
Sen zalımın gelini
Sen imansızın kızı
Kalbimi çalan
Eski nefret objem yeni hayatımın kadını
Bir yemin ettim ki dövemem
Zira o eskidendi, geçen ay olsa döverdim
Ama şimdi bunu nasıl yapabilirim
Yağların kasa dönüşmesi gibi
Nefretim aşka dönüştü
Aşk böcüğüm, sevgi kelebeğim
Bebişim

III. Bölüm – Neler Oluyor?

İşlerin iyi gitmediğine dair işaretler evlendikten sonraki ikinci ayda geldi. Daha doğrusu evlendikten iki ay sonra Nihal’in annesi geldi. Kaynanam, bizzat eşim tarafından evi derleyip toplamak üzere çağırılmıştı. Nihal mesai saatlerinin yoğunluğunu bahane ederek annesinden yardım istemiş ve o da hemen atlayıp gelmişti. Mutlu bir yuva kurmak üzere evlendiğim kadın, yuvayı annesiyle beraber kurmayı daha uygun görmüştü. Her gün mobilyaların yeri değişiyor, tencereler bir raftan diğerine taşınıyor, çekyat altları, kapı arkaları bir takım kılık kıyafet ve kutularla doluyordu. Benim bu süreçteki fonksiyonum yük kaldırıp indirmek ve dolap ittirmekten ibaretti. Arada bir “Şöyle yapsak nasıl olur?” gibi sorular sorup fikrimi alıyorlar ama en sonunda yine kendi bildiklerini okuyorlardı. Amaçları fikrimi almaktan ziyade kendi düşündüklerini onaylatmak olduğu için fark etmez de desem, başka bir şey de önersem yaranamıyordum. Bu arada tabi cinsel hayatımıza da ara vermiştik. Kaynanam öğlene doğru kalktığı için gece ikiye kadar televizyon seyrediyor ve sık sık yatak odamızın önünden geçip tuvalete giriyordu. Bunu sırf bana gıcıklık olsun diye bilerek yaptığından emindim. Tüm bu engellemelere rağmen yaptığım birkaç cesur girişim de Nihal tarafından engellenince vazgeçtim.
Evliliğimizin bundan sonrası da beklediğim gibi değildi. Akşamlarımız genellikle dizi izleyerek ve ofiste dönen dedikodular üzerine yorum yaparak geçiyordu. Sosyal hayatımız iyice azalmıştı. Hatta sosyal hayatımız daha çok Facebook profilinden oluşuyordu diyebiliriz.

IV. Bölüm – Senden Nefret Ediyorum

Servisin şoför arkası cam kenarı koltuğuna göz koyduğum o güne lanet olsun arkadaş. Hay o koltuğa oturmayaydım da torpido gözünde gideydim tek. Hayatta hiçbir amacım kalmadı. Akraba görmekten beynim yumuşadı. Elti, görümce ve kayınço içinde kaldım. Sürekli eve gelip, ofiste yorgun düşmüş bedenimi sarsıyorlar. Beni bitirince oğlanı ortalarına alıp garip garip hareketler yaptırıyorlar. Baldız sürekli gelip “İkinci çocuk ne zaman inşallah?” deyip duruyor. Oğlum bir tane yaptık işte neyinize yetmiyor? Zaten o garibim de yazık, gerizekalı gibi yetişiyor. Öz evladım gözlerimin önünde ilk turda elenecek yetenek yarışmacısına dönüşüyor ve ben bir şey yapamıyorum. Cinsel hayatımız ise çoktan canına kıydı.
Biraz sonra Nihal’in tiksindiğim arkadaşlarından birinin düğününe gideceğiz. Aslında bu arkadaşını Nihal de pek sevmez ama gitmezsek dedikodu çıkacağını söylüyor. Boşboğazın biri en fazla çeyrek altın edecek bir dedikodu yapmasın diye kalkıp ta şehrin öbür ucuna düğüne gidiyoruz ve bu Nihal’e çok da mantıksız gelmiyor.


12 Ekim 2013

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

Acaba dışarıdan nasıl görünüyorum, hareketlerim ve tavırlarım başkaları tarafından nasıl algılanıyor diye merak ettiğimden beri kendime rastlıyorum. Kendime başkalarının gözünden bakabilmek neredeyse bir saplantı oldu bende. Milleti de yoldan çevirip “Birader beni bir yarım saat yürürken izler misin, acaba dışarıdan nasıl görünüyorum?” diye soramayacağım için kendime tesadüf etme işi çok iyi oldu. Sokakta dolaşırken, eğlenirken, otobüste, evde, her yerde kendime rastlıyorum, ama o bunun farkında değil. Labirente koyduğu fareyi izleyen bilim adamı kadar rahatım kendimi izlerken. Önce nasıl göründüğümü merak ettiğim hareketimi düşünüyor, sonra da kendime rastlamayı bekliyorum. Kendimle deney yapıyorum desem yeridir. Deneyimin hem araştırıcısı hem de kobayıyım.
Önceleri kendime sokakta yürürken rastladım. Uzaktan görünce yürüyüşünü bir tanıdığa benzettim, görmezlikten gelip yürüyüp gidecektim, ama giydiği tişört tanıdık gelmişti. Benim üniversite yıllarından beri giydiğim on yıllık tişörtün aynısını giyiyordu. Güneşten rengi atmış, siyahından eser kalmamış bu tişörtü nerede görsem tanırdım. O benim rekor denememdi, acaba bir tişörtü en fazla kaç yıl giyebilirim diye merak ediyordum. İlk aldığımda simsiyah olan tişörtüm şu aralar koyu gri olarak hizmet vermekteydi. Piyasa değeri 10 TL civarındaydı ve aynısını şu an bir başkası giyiyordu. O da aynen benim gibi giyimden fazla anlamadığından olsa gerek, ayağına da mavi bir kot geçirmiş takılıyordu. Zaten kot ve tişört ikilisi olmasaydı erkek milletinin işi çok zordu. Yoksa birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan şeyleri giyip maymun gibi dolaşırdık. Ben adamı böyle inceledikçe yavaştan kanım ısınmaya başladı. Yalnız değilim diye düşündüm ve çaktırmadan karşı kaldırımdan takip etmeye başladım. Vitrinlerin camlarından saçını kontrol ede ede giden, arada bir de civardan geçen kızları göz ucuyla süzen gayet normal bir tipti. Bu süzme işini olabildiğince çaktırmadan yapıp kıza mahcup olmamaya çalışıyordu.  Üç kişilik bir kız grubuna bile sadece bir saniye bakıp, kişisel değerlendirmesini yapabiliyordu. Hatta bakışları o kadar belirsizdi ki, ancak benim gibi onu izleyen birisi bu bakışların farkına varabilirdi. Acelesi varmış gibi hızlı adımlarla yürüyor ve kaldırımdaki diğer yayaları bir bir solluyordu. Sanki kaldırımın sonunda birincilik kürsüsüne çıkıp şampanyayla zaferini kutlayacaktı. Her gün üç beş tanesini gördüğüm bu adam nedense çok dikkatimi çekmişti. Bu sıradanlıkta beni çeken bir şey vardı ama neydi bu? Cevabı trafik lambasına geldiğinde buldum. Sabırsız bir şekilde yeşilin yanmasını bekleyen bu genç adam bildiğin bendim. Bunu anladığımda birden ürperdim. Ya o da beni görürse ne yaparım diye elim ayağım birbirine dolaştı. Sanki kendimi değil de hoşlandığım kızı görmüş gibiydim. O anki hareketlerim o kadar saçmaydı ki, daha fazla saçmalamamak için olduğum yerde hareketsiz kalmaya karar verdim. Yoksa şaşkınlıktan öne doğru eğilerek, başım ellerimin arasında, düşüş pozisyonu almam an meselesiydi. Ben öyle oklava yutmuş gibi dimdik beklerken kendim olan ben yanımdan geçip gitti. Beni görmemişti. Önce kendime çok bozuldum, insan yalandan da olsa bir selam verirdi. Ama sonra en başta benim de görmezlikten gelmek istediğimi hatırlayınca kendimi affettim. Huyumuz batsın, ne de olsa ikimiz de aynı kişiydik. Tekrar kendimi takibe başladım. Doğruca gazete bayiine gidip, birkaç dergi aldı. Sürekli aldığı dergiler olmalı ki önceden hazırladığı tam parayı bırakıp ayrıldı. Yine hızlı adımlarla sahile doğru yürüyüp bir banka oturdu ve dergileri okumaya başladı.
“Be adam madem banka oturup dergi okuyacaktın bu acelen neydi, beni niye peşinden koşturdun?” diye söylendim. Resmen oturmuş kendi kendimi eleştiriyordum arkadaş. Daha önce hiç bu şekilde bir özeleştiri yapmamıştım. Olayı daha ileri bir boyuta taşımak için yanına gidip sormaya karar verdim. Tam banka oturacaktım ki birden kalktı ve önümden geçip uzaklaştı. Onun beni görmediğini o zaman anladım.
Bir sonraki karşılaşmam pek rastlantı sayılmazdı. Birkaç gündür arkadaş ortamında nasıl göründüğümü merak ediyordum. Acaba nasıl oturuyorum, lafa nasıl giriyorum, mimiklerim, el kol hareketlerim dışarıdan nasıl görünüyor çok merak ediyordum.  Tam da bunun ertesinde, arkadaşlarla sürekli gittiğimiz barda buluşacağımız gün yine kendimi gördüm. Benden önce gelmiş masaya oturmuştu. Beni görmedikleri bir masaya oturup izlemeye başladım. Elinde bira, arkadaşımın anlattığı bir şeyi dinliyordu. Ama garip bir hali vardı. Sanki karşındakini dinlemiyor, kafasında bir şeyler kuruyordu. Ne yapmak istediğini hemen anladım. Yiğidim lafa girmek için hazırlık yapıyordu ama sanki lafa değil güreşe girecek ya da serbest vuruş kullanacak gibiydi. Öylesine konsantreydi ki, öylesine ciddi, yapacağı işi önemseyen bir tavrı vardı ki, adeta bir varoluş çabasıydı bu. Birasından bir yudum alıp atağa geçti ve belli belirsiz:
 “Ya o değil de…” gibi bir laf söyledi. İlk deneme başarısızdı, top barajdan geri dönmüştü. Ağzından çıkan kelimelerin her biri atmosfere doğru savrulup gitti. Bunda zamansız lafa girmesinin büyük payı vardı, çünkü arkadaşımın lafı hala bitmemişti. Oluşacak ilk sessizlik anını beklemesi daha iyi olurdu. Yılmadı ve B planını işleme koydu. Sabırla ortada dolaşan cümlelerin bitmesini bekledi ve beklediği an geldi.  Herkesin lafını bitirdiğinden emin olmak için kısa bir süre daha bekledi ve:
 “Abi geçen ne oldu biliyor musun?” diyerek lafa girmeye çalıştı ama yine başarısız oldu, çünkü diğer arkadaşım daha yüksek bir sesle giriş yaparak kendi muhabbetini açtı. Bu sefer de topu boş kaleye yuvarlayamamıştı. İşte tam burada kendime acıma ve sinir olma arası acayip bir his duymaya başladım. Masadaki kendimin özgüveni sıfırlanmış gibiydi,  artık iş inada binmişti. Sonraki adımını tahmin etmem zor olmadı. Muhtemelen yine bir sessizlik anında sağlam bir ses tonuyla lafa girip bu işi bitirecekti. Bu sefer istediğini yaptı ama çok garip bir durum oldu. İşi garantiye almak için, arya söylemeye başlayan tenor gibi yüksek perdeden anlamsız bir giriş yapmış ve masadakiler anlattığı şeyden çok sese odaklanmıştı. Az önce konuşan arkadaşım, sırıtık bir vaziyette:
“Yeğenim sakin ol, celallenme,” diyerek dalgasını geçti. Diğerlerinin gülerek buna katılması da son darbeyi vurmuştu, pozisyon goldü ama hakem ofsayt bayrağını kaldırmıştı şimdi de. O dakikadan sonra mümkün değil lafa girmezdi, camdan dışarıyı izlemeye başladı. Ben de sotelendiğim yerden kalkıp masaya doğru yürüyünce diğer ben kalkıp gitti, arkadaşlarım ise “Nerede kaldın hafız, ilk biraları bitirdik bile” deyip boş bir sandalye ayarladılar.
Kendimi sık sık orada burada görüyordum, ama bunun bana nasıl bir faydası oluyordu diyecek olursanız, ben de tam anlamadım. Önceki izlenimlerime dayanarak davranışlarımı düzeltmeye çalışıyorum ama pek başarılı olduğum söylenemez. Mesela geçen eve misafirler geldiğinde ikimiz de son ana kadar odamızdan çıkmadık. Ben ayıp olmasın diye önden diğer beni gönderdim. Ne yapacağını merak ediyordum. Gelenlere yalandan bir merhaba deyip azıcık yanlarında oturduktan sonra tekrar odaya geldi. Bunu görev icabı yaptığı o kadar belliydi ki, odadan çıktıktan sonra mutlak bir sessizlik oluştu. Kimse konuşmuyordu, misafirlik amacından sapmış, gelenler acaba biz ne bok yemeye buraya geldik diye düşünmeye başlamıştı. Durumu kurtarmak için ardından ben gittim, biraz daha samimi bir karşılama yapıp sohbet ettim. Çaylar gelince de müsaade isteyip odama geçtim. Yine bir keresinde kendimi biriyle ilk tanışma esnasında görmüştüm. Adamın elini sıkıp, memnun oldum derken adama değil de, omzunun üstünden arkaya bir yerlere bakıyordum. Şimdilerde buna dikkat etmeye çalışıyorum ama dükkânda alışveriş yaparken ki hallerime çare bulmak mümkün değil. Sanki çok kararlıymışım gibi görünmeye çalışıyorum, ama esnafın ufak bir numarasına kanıp kazık yiyeceğim o kadar belli ki. Elimde olsa kendi kendimi kazıklayıp enayinin cebindeki bütün parayı alırım ama yanına bile yaklaştırmıyor beni, kaçıp uzaklaşıyor herif. Geçenlerde de yine hep yaptığım gibi, adamın:

“Aynı mal mağazada iki katına satılıyor abi, daha ucuzunu bulursan getir ben alayım,” lafına inanıp dandik tişörte o kadar parayı verip çıktım. Kendimi ne kadar hazırlarsam hazırlayayım çok iddialı bir laf karşısında bütün savunma sistemim devre dışı kalıyor. Ben her olasılığı düşündüğüm için kesin konuşmaktan kaçındığımdan olsa gerek, iddialı laf duymanın verdiği garanti hissine kapılıp inanıveriyorum.  Bir keresinde beğenmezsen geri getir ben hep buradayım diyen birinden  on çift çorap almıştım. Ben hep buradayım diyen adam da her gün başka bir kaldırımda satış yapan bir işportacıydı, düşünün artık.
Kendimi en son hastanede gördüm. Elinde sıra numarası, kliniğin önündeki koltuğa oturmuş içeri girmeyi bekliyordu. Bir grup hasta odaya daha erken girebilmek için kapının önünde yuvalanmış, kendi aralarında:
 “Beyefendiden sonra benim, sonra da siz girersiniz,” diye konuşarak sıra paylaşımı yapmaktaydı. Kendim olan ben, kapının önüne çöreklenmiş vaziyette, yeni çıkan Iphone’u hemen satın almak isteyen hevesli kalabalıktan biriymiş gibi davranmayı karakterine yakıştıramadığı için oturmaya devam etmekteydi. Ama bir yandan da hakkı yenecek, kendinden sonra gelenler daha erken girecek diye içten içe tüm hastalara uyuz oluyordu. Elinde sıra numarası olmasına rağmen, bu bir grup hizipçi hastanın kendi içinde oluşturduğu yeni sıralamanın içinde olmamasından dolayı tedirgindi. Yine de sıra numarasına güvendiği için tavrından ödün vermedi. Tüm bu olgun ve vakur düşüncelerine rağmen içerideki hasta çıkınca ani bir refleksle kapıya doğru yöneldi. Doktorun sekreteri kalabalığa yerine geçmesini, herkesi kayıt sırasına göre alacağını söyleyip içeri girdi. Bir süre sonra tekrar çıkıp adımı seslendi. Bizimki sanki başka birinden bahsediliyormuş gibi aldırmaksızın oturuyordu. Sekreter tekrar adımı okuyunca birden ikimizin de aynı kişi olduğunu hatırlayıp kapıya doğru yöneldim, diğer ben de kalkıp gitti. Doktor içeride beni bekliyordu.  İki yıldır gidip geldiğim için beni tanıyordu artık. Mesleğini seven başarılı bir psikiyatrdı.
“Söyle bakalım,” dedi. “Hala dışarıdan nasıl göründüğünü merak ediyor musun?”

“Hayır,” dedim, “kendimi artık dışarıdan izleyebiliyorum, hatta buraya girmeden önce de kapı da beraber bekliyorduk, ama o girmedi.”

Doktor şaşırmış bir şekilde yüzüme baktı. Sanki beni daha önce hiç görmemiş gibiydi. Birden gülümsedi:


“Merak etme, anlaşılan o da içeri girmiş,” dedi. Doktorun ne demek istediğini pek anlamadım. Karşılıklı birbirimize gülümsedik ve yeni bir ilaç tedavisine başladık.

05 Ekim 2013

7 Soruluk Din Testi - Hangi Dindensiniz?

1- Tanrı var mı?
A) Allah yoksa bizi kim yarattı peki?
B) Yok mu?
C) Yani bence bu kadar şey tesadüf olamaz

2- Cennete kimler gidecek?
A) Sıralı tam liste yarın Zaman'da
B) Hacı dedem
C) Yolu sevgiden geçen herkes

3- Yeni tanıştığınız birine söyleyeceğiniz ilk şey?
A) Şirk koşuyor, küfre düşüyor, günaha giriyorsun güzel kardeşim
B) Sigara var mı?
C) Ben burcumun özelliklerini aynen taşıyorum biliyo musun?

4- Hayalinizdeki işi kapmak için ne yaparsınız?
A) Abilere, sohbetlere karışırım, hizmeti aksatmam. Sonra iş nasılsa hazır
B) Araya adam sokarım
C) Evrene mesaj yollarım, enerji salarım

5- Kuantum?
A) Bu zaten Kuran'da yazıyo
B) Abi yapma ben sözelciyim
C) İnsanın bi şeyi çok isteyince olmasını sağlayan, maddeye kafamıza göre yön verdirten, hakkında tek bir satır bile okumadığım, hadron çarpıştırıcısı mamulü şahane bi şey

6- Mevlana?
A) Bir Allah dostu, ilimli, nur yüzlü bir zat
B) Etli ekmek?
C) Mesnevi adlı özlü sözler kitabının yazarı, best seller

7- Düşüncelerinizin dayanağı, ilham kaynağınız nedir?
A) Hocaefendi
B) Acun Ilıcalı
C) Akü (Pozitif enerji yayıyor, beni iyi hissettiriyor)

Sonuçlar:
A'lar çoğunluktaysa: FEM Dershanesi çalışanı
B'ler çoğunluktaysa: Bilinçsiz gizli ateist
C'ler çoğunluktaysa: Ay ben öyle şeylere çok inanırım dini üyesisiniz, tebrik ederiz.

02 Ekim 2013

Dört Bacaklılar

Evin her yerinde sehpa var. Sehpalardan arta kalan boşluklarda yaşam mücadelesi veriyoruz ailecek. İşin kötüsü o sehpaları bizzat biz getirip koyduk oralara ve şu an anayasanın değişmez maddeleri gibi kendilerinden emin, kafalarına göre takılıyorlar. evin kaç metrekare olduğunun bir anlamı da kalmadı artık. Çünkü ne kadar geniş bir eve geçersek geçelim, eninde sonunda sehpalar evi işgal ediyor ve yine 30 m2'lik boş bir alan kalıyor.

Sehpalar çeşit çeşit... En babaları en ortada duruyor. Leke yapmasın diye üzerine su içtiğimiz bardağı bile koyamıyoruz, bu ne lan? Sehpa kendini iyice kabinenin gedikli devlet bakanı gibi hissetmeye başladı. Bir sehpanın götü bu kadar kaldırılır mı? Koy gitsin bardağı üzerine, eşşek gibi duracak orda o. Ayrıca onun üzerinde duran örtüye de gıcığım, ona da laf söyleyemiyoruz arkadaş. Sehpanın makam şoförü gibi, koruma müdürü gibi, bir havalar bir havalar. Ayağımı sehpaya uzatınca kayıp yere düşen bir şey değil misin sen oğlum, bu ne artistlik? 

Zigon sehpa ayrı bir çeşit. İç içe geçmiş dörtlü takılıyorlar. Üzerinde kesinlikle hiç bir fonksiyonu bulunmayan bir şekerlik var. Bunu hepimiz biliyoruz, çünkü son 20 senedir eve giren bayram şekeri, çikolata vs zaten şekerliğe girme fırsatı bulamadan tüketiliyor, buna rağmen yeri sabit. Ama mesela bir romana bu kadar kıymet verilmiyor. Garibim, bazen koltuğun üzerinde, bazen televizyonun yanında, bazen yerde, oradan oraya dolaşa dolaşa sığınacak bir liman arıyor. Yani düşün sen ömrünün bir kaç yılını verip bir roman yazıyorsun, düşün ki sen Tolstoy falansın yani, yazdığın kitap bir sürü kişinin hayatını etkileyebilecek güce sahip ama sehpanın üzerinde duran şekerlik kadar kıymeti yok. Şekerlik, torpille, hemşericilikle, pis siyasetle makam edinmiş bir karayolları bölge müdürü kadar paralı bir kifayetsiz muhterisken, roman, orta halli bir ailenin üniversite bitirmiş zeki fakat işsiz oğlu gibi duruyor. Şerefsizler resmen gelir dağılımındaki adaletsizliğin somut göstergesi gibiler.

Geri kalan sehpaların kimi tamamen boş duruyor. İçlerinde yıllardır hiç bir şekilde kullanılmamış olanları var. Ama bir şekilde alınıp evde kendilerine dikilecek bir yer ayarladıkları için dokunulmazlık hakkı kazanıyorlar ve artık elden yapacak bir şey gelmiyor. Hele bazıları öyle stratejik noktaları ele geçirmiş ki, balkon kapısının tam olarak açılmasına engel oluyor ya da evde yürürken birden bacağını uzatıp ayak serçe parmağıma çarpıyor, bunu bilerek yapıyor.


Nedir bizi bunca sehpa almaya iten? Neden bu kadar çekiniyoruz bu sehpalardan? Geniş geniş yaşamak bizim de hakkımız değil mi? Herkes evindeki fazla sehpaları atsa muhtemelen İç Anadolu Bölgesi kadar yer kazanacağız. Ama neden bunu yapamıyoruz, anlamıyorum.


29 Eylül 2013

ORGANİK KÖY YUMURTASI

Belediye otobüsünün durakta duracağı noktayı %98 isabetle tahmin ettiğim gün profesyonel bir kentli olduğumu anladım. Tam bir kentliye yaraşır şekilde öncelikle toplu ulaşım araçlarını kullanmayı tercih ediyordum. Durakta beklerken de otobüs karşıdan göründüğünde, otobüsün t anındaki hızı, yavaşlama ivmesi, duraktaki bekleyen sayısı ve trafik yoğunluğunu tek potada eritecek muhteşem bir analiz yapıyor ve tak diye otobüsün ön kapısının denk geleceği yeri belirleyip orada mevzileniyordum. Otobüste de melankolik bir roman karakteri rolüne bürünüyor ve sıradan insanları gözlemleyerek tespitlerde bulunuyordum. Mesela kimi teyzeleri ineceği durağa yaklaştıkça bir telaş kaplıyor, bir an önce kapıya ulaşmak için kapı önündeki kalabalığa, defansın arasına dalan Messi gibi dalıyor ve kapıya ulaşıncaya kadar kendinden beklenmeyen bir performans sergiliyordu. Genç erkekler otobüsteki güzel kızları, güzel kızlar da boşalması muhtemel koltukları kesiyordu. Ön taraflar sıkışıkken, arka taraflar yer yer boşluk içeriyor ve bu homojen olmayan yolcu dağılımı otobüse binemeyip durakta kalanlar tarafından esefle karşılanıyordu. Otobüs şoförü ise tüm bunlardan habersiz, herkesin ilk durakta binip son durakta indiği, sol şeritten yaldır yaldır gidilen ütopik bir seferin hayalini kurmaktaydı. Şu küçücük otobüsü sanki yolcular değil de, hayaller, ihtiraslar, ufak hesaplar ve büyük dramlar doldurmuştu. Saat akşamın yedisiydi ve ben yine kalabalık içindeki yalnız ve tırt adam edasıyla saçma saçma tespitler yapıyordum ama bu toplu taşıma işini tamamen çözmüştüm.

Çalıştığım yerde de tam bir kentli gibiydim. Her modern insan gibi 15 gün tatil yapmak için 350 gün çalışıyordum. Yılda bir kere koparabildiğim Cuma iznini haftasonuyla birleştirip adına “long weekend” diyor, bu 3 günlük tatili 3 ay boyunca anlatıyordum. Yanımdaki arkadaşım benden 10 lira fazla kazansa gama kedere bürünüyor, müdür içeri gelince interneti kapatıp Excel’i açıyordum. Geleceğe yönelik hedefim yöneticilik kademelerine ulaşıp daha pahalı otellerde tatil yapmak ve lüks sitelere taşınmaktı. Her ihtimale karşın iş bulma sitelerindeki CV’m aktif durumdaydı ve gelecek tekliflere açıktım. Her modern insan gibi patronu görünce, bekçi düdüğü duymuş hırsız gibi tedirgin oluyor, ters bir şey söyleyecek diye ömrümden ömür eksiltiyordum.
Alışveriş yaparken alacağım şeyin ambalajını iyice inceliyor, son kullanma tarihiydi, kalori miktarıydı, katkı maddesiydi teker teker okuyor ve ancak ondan sonra satın alabiliyordum. Organik yiyip, sağlıklı besleneyim diye yamuk yumuk patateslere parayı basıyor, tuzdan ve şekerden ölesiye kaçıyordum. Ancak her nasıl oluyorsa dönem dönem kilo alıyor, bu sefer de en fazla 1 hafta gidebildiğim spor salonlarına 6 aylık üyelik paraları bayılıyordum. Ancak fit bir vücuda sahip olabilmek için bunları yapmak şarttı. Yoksa kadınları etkilemek çok zor olurdu.

Peki her şey bu kadar yolundayken beni huzursuz eden şey neydi? Tabii ki de bir türlü yoluna koyamadığım ilişkim. Henüz 6 aydır beraber olmamıza rağmen beş yıl yetecek kadar kavga etmiştik. Aramızdaki farklılık kadın ve erkek olmanın doğal farklılığın da ötesinde sanki ayrı birer canlı türü gibiydik. O bir ebabil kuşu bense buzul çağında dünyaya çarpan bir göktaşından gelen bakteri gibiydim. Birbirimizle hiç alakamız yoktu. En son kavgamızı, ilişkimizin 25. zafer haftasını unutmam nedeniyle yaptık. O benim nasıl böyle bir duygusuzluk yapabildiğimi, içinde büyümemiş bir çocuk taşıyan hassas ruhlu bu kadını nasıl üzebildiğimi söylediğinde karşılık olarak “Yav içindeki çocuk bile evlendi, ev bark sahibi oldu, 35 yaşına geldin olgunlaş artık” deyince ipler tamamen koptu. Kadın ruhundan anlamayan öküz damgamı da yiyip eve gittim. Ya bende bir sorun vardı ya da arkadaşlarımın sık sık dile getirdiği gibi, en iyisi köyden bir kız bulup evlenmekti. Kafa rahat mis gibi geçinip giderdik. Hatta bir de köye yerleşirsem tam olurdu. Organik beslenmeyse kralı zaten orda, icap ederse sütü direk ineğin memesinden bile içebilirdim. Kariyer denen şey de kapitalizmin insanları köleliğe razı edebilmek için uydurduğu bir masal değil miydi hem? Ayrıca istesem köy muhtarlığına doğru uzanan bir kariyer yapma fırsatım da yok değildi. Zaten etrafımdaki herkesin emekliliğinde bir Ege köyüne yerleşme hayalleri vardı.  Böyle bir şey için neden emekliliği beklemek gerekirdi ki? Bütün akşam kendime bu soruları sorup durdum. Kendi kendime bunca soru sorduktan sonra gaza gelmem imkânsızdı. Gazın etkisi geçmeden hemen harekete geçmeliydim. O gün sabahı zor ettim.

 Hem köye yerleşerek hayatımı kurtaracak, hem de işyerindeki kıl kaptığım tiplerden intikam alacak bir fırsat yaratmıştım kendime. İşe yarım saat geç geldim. Gözlerimin içine bakıp “Hayırdır, gece beşik mi salladın?” diye soran şefe “Senin yapacağın espirinin son kullanma tarihini geçireyim emi, insanlık hali ulan geç kaldık işte” diye cevap verdim ve poğaçamı yemeye başladım. Sanırım şirket tarihinde ilk kez birisi ofiste kahvaltı yapma cesaretini göstermişti. Bütün gözler benim üzerimdeydi. Hiçbiri konuşmuyordu ama altyazılarını okuyabiliyordum. Lanet olsun dostum, delirmiş olmalı bu diyorlardı. Ama neden İngilizce’ye dublaj yapar gibi konuştuklarını anlamadım. Gerçekten delirmiş olacağımı düşünmüş olmalılar ki hiç bulaşmadılar. Bir süre sonra müdür geldi ve sinirli bir şekilde dün akşam yetiştirdiğim raporlardaki ufak hataları saymaya başladı. Sakince dinleyip, “Ulan verimsiz herif, ulan zaman yönetiminden anlamayan herif, gelip bana bağıracağına iki dakika uğraşıp düzelteydin ya, eline mi yapışırdı?” dedim. Şok olmuş, sararmıştı. Bir süre kıpırdamadan öylece bekledi. “Noldu yavrum? Kırkağaç’taki kavun heykeli gibi kala kaldın öyle” diye devam ettim. Dişlerinin arasından fısıldayarak “Çabuk insan kaynakları departmanına git, çıkışını yapsınlar” dedi. Hiç altta kalmadım ,“Ne insanı, ne kaynağı? Bir tane insan evladı var mı ki bu şirkette kaynağı olsun gebeş?” diye kükredim. Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki gazın etkisi geçse de sorun olmazdı çünkü ipleri tamamen koparmıştım. Hatta ipinden kurtulmuş kurbanlık danaya dönmüştüm. Kimse beni zaptedemiyordu. Ağız tadıyla bi poğaça yedirmediniz deyip, kalan poğaçayı ısıra ısıra ofisten çıktım.

Üzerimden büyük bir yük kalkmış, kuş gibi hafiflemiştim. Ayaklarım tekrar yere basmaya başlayınca oturup adam akıllı bi hesap yaptım ve acı gerçekle karşılaştım. Bütün malvarlığımı ortaya döksem bile Ege kıyılarında bir köy evi alamıyordum. Zaten evlerin yarısını pansiyona çevirmişlerdi, kalanlar da çok pahalıydı. Eşşek kadar adam olmama rağmen, kazandığım tüm parayı kılık, kıyafet, parfüm, ıvır ve zıvıra harcadığım için pek bir şey biriktirememiştim. Eldeki para ancak Afyon kırsalında bir köy evi almama yetiyordu. Sonuçta orası da Ege Bölgesi’nin içinde kalıyor deyip gözümü kararttım. Ertesi hafta eşyaları yüklediğim kamyonun içinde Afyon’a doğru yol almaya başladım. Gece eşyaları toparlamış, sabah kamyona yüklemiştim, haliyle çok yorgundum. Geceden devreden uykuyu kamyonda tamamladım.

Yerel bir radyonun reklam kuşağıyla uyandığımda neredeyse akşam olmak üzereydi. Radyodaki reklamın senaryosunun, reklamı veren esnafın liseye giden oğlunun elinden çıktığı ve yine bizzat esnafın kontrolünden geçtiği çok barizdi:

-Hey Nurten! Hayırdır nereye koşuyorsun böyle?
-Nereye olacak Cengiz, tabii ki de Hasgül Mobilya’ya. Yoksa sen Hasgül Mobilya’daki büyük kampanyayı duymadın mı?
-Yoo duymadım.
-Duy Cengiz duy. Şimdi Hasgül Mobilya’da tüm koltuk takımları %50 indirimli, üstelik cazip ödeme fırsatları da cabası. Hasgül Mobilya Sandıklı’da, belediye binasının hemen karşısında. Telefon 415 78 78, 415 78 78.
-Haklısın Nurten, bu fırsat kaçmaz. Haydi beraber koşalım öyleyse.

Taşrayı yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım ama yerleşeceğim köyde yeni bir hayat tarzı üretecek ve şehirdeki hayatımı unutacaktım.
Yerleştiğim köyü yalnızca köy derneğinin sitesindeki fotoğraflardan görüp seçmiştim. Aldığım evin eski sahipleri de tam aksine şehre göç eden bir aileydi ve benim buraya yerleşmeme oldukça şaşırmışlardı. Kesin kendi aralarında benim kafayı yemiş bir meczup olduğumdan bile bahsetmişlerdir. Ama gittikleri yerde salatalık diye hormonlu lastiği dişlemeye çalışınca anlayacaklar kimin meczup olduğunu.

İlk günlerim köyü gezerek geçti. Köy pek fotoğraflardaki gibi değildi, hatta bir tane tekel bayi bile vardı.  Ancak votka almak istediğimde çok pis terslendim. “İçki satmıyoz sadece cığara var” uyarısı benim şu an orta Anadolu’da bir yerlerde olduğumu hatırlattı. Sigara içmediğim için dükkandan çıkarken dükkanın tam karşısındaki evin penceresinde güzel bir kız dikkatimi çekti ama ufak bir bakış atmaktan öteye gidemedim. Zira zaten yabancı sıfatının üzerimde olduğu bu ilk günlerde, köy halkı için hala tehlike arz eden bir adam olduğumdan, kıza verdiğim masum bir selam bile köyün gençleri tarafından tarihi bir dayak yememe neden olabilirdi.  Sonuçta köyün namusu her şeyin önündeydi. Köyde hala yabancı gibi dolaşmamın nedeni ise köylülerle doğrudan organik tarım muhabbetine girmemdi. “Biz organik yemeyoz yiğenim, sucuk var kaymak var onları yeyoz, burası Afyon” demişlerdi. Israrlarım hiçbir şekilde sonuç vermeyince bir süre eve kapandım. Köyün sessizliğinin içinde kaybolup kendimi kitaplara vermek de iyi bir fikirdi. Ancak köyün gençleri gündüz motosikletle köy yolunda hız rekorları kırıyor, akşam evlenip düğün yapıyor, geceye doğru da silah sıkarak bu mutlu günü kutluyorlardı. Köyün gençlerinin bitmek bilmeyen bir ergenlik dönemi vardı ve bu dönem çok gürültülü geçiyordu. Hem hayal ettiğim hiçbir şeyi yapamıyordum hem de tekel bayinin karşısındaki evde oturan kıza olan ilgim gün be gün artıyordu. Sırf onu görürüm diye sigara alma bahanesiyle tekel bayiye gide gele sigaraya başladım. Sağlıklı yaşam hayalleri kurarken geldiğim bu nokta oldukça trajikti. Köyde kimseyle muhabbet kuramıyordum. Ara sıra kahveye geldiğimde birden muhabbet kesiliyor ve bütün gözler kısa bir süre bana bakıyordu. Maça papazı ve okey taşı görmekten yorgun düşmüş bu gözler için benim kahveye gelişlerim bir molaydı ama kimse benimle konuşmuyordu. Benle ilgili tüm konuşmaların benim arkamdan yapıldığından şüpheleniyordum. Belki de benim için karı gibi adam bile diyorlardı. Hepsi neyse de eğer bunu diyorlarsa hiç şansım yoktu çünkü o kıza karşı saplantılı bir aşk hissetmeye başlamıştım. Melankoli ile paranoya arasında gidip gelen bu ruh hali beni iyice bitirmişti.

O akşam yine bir düğün vardı. Bir kordona dizilmiş 60’lık ampüllerin aydınlattığı köy meydanından yükselen davul zurna seslerine zaman zaman silah sesleri karışıyordu yine. En azından bir düğün izlerim diye ben de meydana gittim. Halay çekmeyi zaten bilmiyordum, gidip bir sandalyeye oturdum. Meydan erkeklerle ve yaşlı ninelerle doluydu. Köyün diğer kadınları sanırım ayrı bir yerde gelini ağlatmakla meşguldü. Derken gelin çıka geldi. Kalabalığın arasından belli belirsiz yüzünü gördüğümde aklım fikrim uçtu gitti. Eğer o an ayakta olsaydım muhtemelen boş çuval gibi olduğum yere yığılırdım. Meğer onca şatafat sevdiğimi ellere gelin etmek içinmiş. Gözlerim sabit bir noktaya boş boş bakarken birden biri kolumdan çekip zorla halaya sokmaya çalıştı. Abicim ben bilmiyorum halayı yapmayın etmeyin desem de zorla bir yarım tur dönüp çıktım. Eve dönünce köydeki tek anlamlı faaliyetimi gerçekleştirdim ve bir türkü yazdım. Biliyorum sevdiceğim sen bu türküyü benim yazdığımı bilmeyeceksin bile, ama ben senin için anonim kalmaya razıyım. Yeter ki sen mutlu ol.

Evlerinin önü tekel bayi
Tekel bayi satar malborayı
Sevdiceğim ellere gelin etmişler
Sanırım ufaktan sıyırıyorum kafayı

Düğününe beni çağır sevgilim
İstersen halaybaşın olurum senin
Bu enerjik kim diye soran olursa
Erkek tarafındandır dersin sevgilim

Şu an tekrar şehre dönme planları yapıyorum ama önce tarım ve hayvancılıkla uğraşıp biraz birikim yapmam gerekiyor. Galiba buraya hiç gelmemem gerekiyordu. Ben ettim siz etmeyin.


26 Eylül 2013

beybi feys

demek sonunda evlendin sevgilim
pardon, eski sevgilim
şimdi yanlış anlaşılma olmasın
kocanla başım belaya girmesin
ama sonuçta bir dönem beraberdik yani
inkar etmek faydasız
aynen evlenmiş olduğunu inkar etmek gibi

ben evlendiğini ne arkadaşlardan
ne konu komşudan
ne de elime ulaşan düğün davetiyenden öğrendim
ben evlendiğini sosyal medyadan
facebook'ta paylaştığın
stüdyoda çekilmiş düğün fotoğrafınızdan öğrendim

fotoğrafçının talimatlarıyla poz vermiştiniz
yüzünüzde yapay bir gülümseme vardı
azcık dik dur komutunu alan damat
oklava yutmuş yılan gibi gergindi
belli ki seçene kadar gelinliğini
elli dükkan dolaşmıştın
yine de aldığından tam tatmin olmamış
terzide orasını burasını yaptırmıştın
ve maalesef ex aşkım gelinliğin baya normal beyaz bir gelinlikti işte
enayi gibi dolaşmıştın o kadar dükkanı
işte o gelinliği göstereceğim diye damadı arkaya atmıştın
zavallı damat arka fondaki
kayalardan aşağı süzülen şelalenin içinde kaybolup gitmişti
ama en fenası da neydi biliyor musun bebeyim
fotoğrafçının hoyratça kullandığı photoshop müdahaleleri
yüzünüzü cillop gibi yapmıştı
suratınız adeta cilalanmış ahşap gibi
yeni dökülmüş asfalt gibi pürüzsüzdü
ikiniz de cillop gibi parlıyordunuz
damadın sabah kesilse öğlen çıkacak potansiyele sahip sakalları
sanki ameliyatla alınmış gibiydi
damat bu haliyle traş bıçağı reklamında oynayan
avrupalı köse erkeklerin yerini alabilirdi

herşey bir yana o kaymak suratlarınız bir yanaydı
bir an o fotoğrafta belki ben de olabilirim diye düşündüm
inanır mısın beybi feysim kalbim tekledi, kanım çekildi
mouse tutan ellerim titredi, yanlışlıkla sağ tıkladım
böyle bir fotoğrafta etiketlendiğimi düşünmek bile
canımdan can aldı gerildim

işte ben evlendiğinizi ne arkadaştan ne komşudan
facebook'ta paylaşılmış
100 beğeni 38 yorum almış
köşesinde foto remzi yazan
o fotoğraftan öğrendim

24 Eylül 2013

SON ZAMAN BÜKÜCÜ

Dünyanın en zengin alet edevat birikimi sanırım babamın elinde. Her türlü çivi, hoparlör, motor, musluk başı, contadan oluşan büyük bir koleksiyona sahip. Kilere, balkona ve çatıya depoladığı malzemeler o kadar fazlaydı ki ileride işi büyütüp evimizi yapı markete çevirmesinden korkuyordum; ama daha fenası geldi başımıza. Teknoloji belgesellerinden kazandığı birikim babamın ellerinde tehlikeli bir silaha dönüştü ve geçen hafta zamanı bükebilen bir alet yaptı. Alet geçmişte herhangi bir noktaya gidebiliyor, enerjisini kendi üretiyor… Kaskosu da yapıldı, trafiğe çıkmaya hazır hale geldi. *** Ailecek geçmişe yolculuk yapıp duruyoruz. Şu an bu satırları size İkinci Meşrutiyet döneminden yazıyorum. Makinenin siftahını babamın ölen dayısına giderek yaptık ama çok kalmadık. Babam iki hafta sonra ölecek dayısına “Maşaallah dayı, çok iyi gördüm seni.” falan dedi. Babama, “Zamanı büktük, istediğimiz döneme gidebiliyoruz, neden hala akraba ziyareti yapıyoruz?” diye sordum; bu sefer de aldı Galatasaray – Hertha Berlin maçına götürdü bizi. Elektrik kesildiği için izleyemediğimiz son golü de canlı olarak izledikten sonra ne yapacağımızı bilemez bir şekilde bir süre Antik Yunan’da bekledik. O sıralar herkes aman farklı bir noktadan bakayım da yeni bir felsefi akım geliştireyim diye uğraştığı için kimse bizi fark etmedi. Bir ara Diyojen, “La oğlum tepemde ne dikiliyonuz, güneşi kesmesenize!” dedi. “Abi senin şu an Sinop’ta olman gerekmiyor mu, yanlış mı biliyoruz yoksa?” dedik, “Gölgeden kaça kaça buraya kadar geldim.” dedi. Daha sonra da tarhana çorbasının bulunduğu döneme gitmeye karar verdik. Bildiğiniz gibi tarhana çorbası, un, domates, kırmızı biber, tarhana otu gibi çok sayıda ilgisiz malzemenin bir araya getirilip çeşitli işlemlerden geçirilmesiyle ortaya çıkan fantastik bir nimettir. Dolayısıyla bunu yapmayı akıl eden teyzeyle tanışma fikri bizi bayağı heyecanlandırdı. Teyze, annemle konuşup bazı değişik tarifler verdi ve ayrıca mantıyı bulan diğer bir teyzeyle tanıştırdı. Bir ara babam yanına yaklaşıp, “Ben de zamanı büken makine yaptım.” dedi ama ciddiye almadık; çünkü tarhana çorbası gibi bir mucizenin yanında zaman makinesinin lafı dahi edilemez. Babamınki de patavatsızlık canım! Oradan ayrılmadan önce teyzeye dönüp, “Eğer Antik Yunan’da yaşıyor olsaydın, etkisi binlerce yıl sürecek bir felsefe akımı başlatabilirdin biliyor musun?” dedim, bir şey anlamadı. Tarhanadan sonra ani bir kararla soluğu Etna Devleti’nde aldık. Anadolu beylikleri dönemi olmasa adı dahi anılmayacak olan bu ülkede ne olup bittiğini hep merak etmişimdir. Ancak devletin girişindeki “Şirin ilimiz, yiğitler diyarı Sivas’a hoş geldiniz” yazısını görünce birden hevesim kaçtı. Hala mı aynı muhabbet ya, diye geçirdim içimden ama birden geçmişte olduğumu hatırladım. Haa demek ki bu işin kökleri buraya kadar dayanıyor, dedim. Devlet başkanıyla yaptığımız görüşmede ise neden tarihe hiçbir iz bırakamadıklarını anladım. Devlet olarak ne bilimde ne de sanatta bir ilerleme gösterebilmişler; yalnızca soyadı kanunu çıkarmışlar ama o çağda bi boka yaramadığı için vazgeçmişler. *** Bir ara annem, Hürrem Sultan dönemine gitmek istedi. Dizinin sezon finalini yerinde izlemek istemiş; ama kelleler gidebilir korkusuyla vazgeçtik. Onun yerine 19. Yüzyıl Rusya’sına gidip Dostoyevski’yi bulduk; o kalın kalın romanlarını daha hızlı yazabilsin diye kendisine bir laptop armağan edip, yeni bir word sayfası açıp ayrıldık. Bir süre sonra geri döndüğümüzde tek bir cümle dahi yazılmamış halde bulduk. “Abi bu program her cümleme ‘çok uzun cümle’ uyarısı verip altını yeşile boyuyor. Kısa cümleler kurmaya çalıştım ama koskoca Suç ve Ceza romanım Cin Ali’nin Topacı kıvamına geldi, götürün bunu gözüm görmesin!” dedi. Dünya edebiyatına daha fazla zarar vermemek adına bilgisayarı da alıp, görüşlerinden faydalanmak amacıyla Budizm’in doğduğu döneme gidip yaşlı bir rahip bulduk. Rahip, bilge bir edayla “Gençlik…” diye söze başladı: “Gençlikte hiç saygı kalmamış yeğenim, bizim zamanımızda saygı vardı, büyüğe hürmet vardı, çalışmak vardı. Şimdinin gençleri tapınağa geliyor, hocam benim üçüncü gözümü aç diyor, yarım saat baltayla odun kestiriyorum hemen surat yapıyor. Biz hocalarımızın yanında saygıdan bağdaş kuramazdık, hocam ölene kadar gelinlik kız gibi dizimi kırıp oturdum ben. Bi de şimdikilere bak. Peeeey, Budizm öldü öldüüü, dünyanın sonu yakındır.” diyerek kızgın bir halde sözlerini tamamladı. Biz de “He emmi, haklısın emmi,” deyip uzaklaştık; zira iki bin beş yüz yıllık esir muhabbetine katlanacak durumda değildik. Daha sonra tarihi bir belirsizliği ortadan kaldırmak amacıyla Homeros’un yanına doğru zamanı büktük. Kendisi tam da İlyada’yı bitirmiş, son düzeltmeleri yapmaktaydı. Yanına yaklaşıp, “Abi sen tam olarak nerelisin? Kimi diyor İzmirli, kimi diyor has be has Yunan çocuğu, kütük nerede tam olarak?” dedim. “Karışık” dedi. “Ana tarafım Girit göçmeni, babam Malatyalı. Dedem de Malatya’ya Kars’tan göçmüş ama ben İzmirliyim.” dedi. Ancak biz babasının memleketi esas olduğu için, “Sen Malatyalısın.” deyip gittik. Biraz daha geriye gidip piramitlerin yapıldığı dönemi bulduk. Ortalıkta hiç öyle uzaylı falan yoktu. Firavun piramit yapım işini ihaleyle bir müteahhide vermiş, yanında mühendisle beraber şantiyeyi geziyordu. Yapım işi sanırım biraz gecikmişti, firavun ustabaşına çıkışıyordu: “Hak edişleri gününü sektirmeden almasını biliyosunuz ama işe gelince yaymış bekliyosunuz. Taş dediniz taş, köle dediniz köle, bi tek para dediniz onu anlamadık ama yerine çuval çuval bulgur verdik, karşılığını göremedik, ne zaman bitecek bu iş, böyle giderse yetiştiremeyeceksiniz!” diyordu. Usulca firavunun yanına sokulup, “Abi kusura bakma ama M.Ö. 2500 yılındayız, neyi nereye yetiştiremeyeceksiniz, aceleniz ne anlamadım.” demiş bulundum. Daha sonra herifin yaşadığı bir anlık şoktan faydalanıp araca attık kendimizi. Sonuçta adam Firavun, Musa peygamberi kovalamış adam, bizi mi pas geçecek? Düşün ki Musa, denizi yardığı halde, bu adam bu denizi nasıl yardı arkadaş, diye sorgulamayıp peşine takılmış atarlı dedeleri var, dikkat etmek lazım. *** Tarihin önemli anlarında yeterince oyalandıktan sonra kişisel tarihimizi incelemek istedik. 1969 yılına ait bir günde henüz ilkokula giden babam, neden ödevini yapmadın diyen öğretmenine hesap verirken: “Örtmenim valla ödevimi yaptım ben ama kardeşim defterimi yırtmış. Artık nasıl bir his varsa kendinde, gitmiş ödev yaptığım sayfayı bulup yırtmış, sonra da çakmakla yakıp küllerini göğe savurmuş, geri de dönüştüremedik ödevi, öylece kalakaldım.” diyerek dokuz yaşındaki bir çocuğa göre gayet başarılı palavralar sıkıyordu. Bu ızdırap dolu dakikaların gerisini izlemek istemediğimiz için dümeni annemin evlenmeden önceki yıllarına çevirdik. Babam kıskançlıktan olsa gerek, o dönemi ayrıntıyla incelemek istiyordu ama annem itiraz etti, babam çıkıştı, ben arada kaldım derken makineyi bu işler için kullanmayı bıraktık. Şu an aracı sadece ekmek almaya gitmek için kullanıyoruz. Bakkala gitmek zor geldiği için hemen beş dakika öncesinin mahalle bakkalına gidip geliyorum. Zamandan kazandığımız için sofrada ekmek beklemek gibi durumlar da olmuyor. Bir de tabii, babamdan habersiz geceleri tek başıma oraya buraya gidiyorum. Başta da dediğim gibi şu an İkinci Meşrutiyet dönemindeyim. Koskoca imparatorluk batmak üzere ama kimse olayların farkında değil, herkeste bir fes modasıdır almış yürümüş. Okuma yazma oranı çok düşük, iki satır yazı yazdım diye az önce Jön Türk olma teklifi aldım. Tarihin akışına müdahale edip kendi geleceğimi belirsizliğe sürüklemek istemiyorum. Babam uyanmadan eve dönsem iyi olacak.

22 Eylül 2013

Sonbahar Geldi

Yaz sıcağının, gökte parıldayan güneşin, kumsalın, denizin taamnakoyayım. Bütün gün parmak arasına giren kumları temizlemeye çalışarak geçen tatil mi olur lan? Lokantaya girince ilk iş menü yerine klimanın çalışıp çalışmadığına bakan bir insanın günü ne kadar güzel geçebilir? Evdeki tüm kapı ve pencereleri açıp asker yolu gözler gibi rüzgarın gelmesini bekleyen atletli bir kişi hayattan ne kadar umutlu olabilir? Banyo yaparken bile terleyen bünye kendini ne kadar arınmış hissedebilir. Öpmeyeyim güzelim ter içinde kaldım deyip sadece el sıkmakla yetinilen bir ortamda samimiyet nasıl var olabilir? İşte sonbahar bütün bu pespayeliğin üzerine adeta bir balyoz gibi indirdi yumruğunu. Hayat var ulan dışarda. İşi gücü olan insan var. Su birikintisinin üstünden atlayan kumaş pantolon giymiş adam var. Otobüs duraklarında metrekareye, 6 adet yağmurdan kaçan insan düşüyor. İşte o durakta bencil insanın kendi etrafında oluşturduğu göt kadar özel alanın hiç bir anlamı kalmıyor. İnsan insana yaklaşıyor, kardeşlik tavan yapıyor, dünya barışına emin adımlarla yaklaşılıyor. Vücuda çapraz asılan o minik çantalar, sayısız cebe sahip montların sayesinde bir bir ortadan kayboluyor. Mont geliyor ulan mont. Üşüyünce giyilen, sıcaklayınca çıkarılan portatif mont geldi. O şortlu pezevenkler nerede şimdi? Ayağında terlik şıpıdı şıpıdı dolaşan kendini bilmezler nerede? Bronzlaşıcam diye Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçısına dönmüş sakallı at hırsızları nereye kaçtı? Eminim şimdi hepsi odalarına çekilmiş, hasır şapkalarına bakıp bakıp ağlıyodur. Beter ol şortlu it, beter ol parmak arası terlikli it. İnsanlığın umudu, püfür püfür esen havanın evlatları, gelin hepinize şöyle bi sarılıp serin yanaklarınızdan öpeyim. Sonbahar geldi.

09 Şubat 2011

3. Sınıf Lokanta Hakkında Genel Bilgi

Kanalımızın, sağda solda bedavadan yemek yediği halde, yemek şöyleydi, koyunun memleketi yeşillik bi yerdi, ambiyans-kumbiyans böyleydi diyip, bi de üstüne para aldığı gurme çalışanı Satılmış Taşdöğen, yılların birikimi sonucu ortaya çıkardığı 3. sınıf lokanta hakkındaki bilgileri sizinle paylaşıyor. Sendeyiz Satılmış:

Efenim ben 25 sene boyunca gurmelik mesleğine hayatımı verdim, lokantaları gezdim, kah bi yumrukta soğan ezdim, kah ördek etinden portakal kabuğu ayıkladım. 2 çocuğum üniversitede okuyor maaş aha ortada. Bunca yıllık emeğimin karşılığı bu mu olacaktı ha bu mu olacaktı? Yine de siz izleyenlere olan saygımdan bir adet 3. sınıf lokantada neler bulunur açıklıyorum, buyrun:

-Ön tarafı renk renk içeceklerle süslenmiş bir malzeme dolabı
-Bıyıklı bir ustabaşı
-Biyrun biyrun diyerek müşteri tavlayacağını sanan bir çığırtkan
-Kalabalık bir grubun dükkana yöneldiğini gördüğünde "aha şimdi paranın damına koyduk" bakışı atabilen bir şef garson
-Masaları birleştirebilme yeteneğine haiz 2-3 komi
-Trt2 deki rahmetli ressam amcanın yaptığı resimlerdeki manzaraların benzerlerini içeren işporta malı tablolar
-Siyah fona altın rengiyle yazılmış etrafı arapça duayla süslü "bismillahirahmanirrahim" yazısı
-Bir yere sıkıştırılmış karınca duası
-Peçete yerine verilen renkli kağıtlar (bu zamanla azalmaya başladı)
-Daha önce defalarca kullanıldığı belli olan ve içine çatal bıçak konulan kağıt şeyler (bi isim bulamadım bunlara)
-Sarı kartona siyah kalemle yazılmış "pilavüstü döner+ayran 7 lira" benzeri kampanya yazıları
-Herhangi bir kooperatiften ya da dernekten alınmış olan bir takvim
-Kasaya yakın bir masada ikamet etmekte olan dükkan sahibinin anası
-Bilinmeyen bir dehlize giriliyormuş hissi veren ama aslında mutfağa çıkan bir kapı
-İçerde yer (aslında bu pek orijinal değil ama ısrar "içerde yerimiz var" diye bağırdıkları için yazdım)
-Tamamen tasarım kaygısı güdülmeden, aslında içeriyi daha geniş göstermek için yerleştirilmiş aynalar

İlerde kanal reklam falan alıp para kazanır ve beni daha iyi yerlere yollarsa 1. sınıf restoranları da ayrıntılı bi şekilde yazıcam inşaallah. Afiyet olsun.

12 Aralık 2010

Sabaha Doğru - Kültürlenelim Sanatlanalım

-Ürettiği eserlerin bekledikleri ilgiyi görmemesi üzerine son umut olarak öldükten sonra anlaşılmayı bekleyen bir grup yazar, şair, müzisyen vs. en sonunda dernekleşme kararı aldı. Dernek açılışında konuşan şair Sedat Dumanaltı şunları söyledi:
"Biz sizlerin farketmediği bir grup sanat üreten insanız. Yıllardır uğraşır dururum daha anama babama okutamadım yazdığım şiirleri. Bak şurda bi ressam arkadaş var, daha tek bi resmi üzerinde ortak bir değerlendirmeye varılabilmiş değil. Şu adam müzikle uğraşıyor, yaptığı işe etno-senfonik gürbüz pop diyor. Biz bile birbirimizin ne yaptığını tam olarak anlamış değiliz, ya biz de bi bokluk var ya da öldükten sonra kıymete bincez. O yüzden bir araya gelip bekleme kararı aldık ama kurucu üyelerimizin yarısından çoğu gelmedi buraya. İçe kapanık, depresif, asosyal üyelerimiz çoğunlukta malesef"
Daha sonra basın mensuplarının sorularını cevaplayan Dumanaltı kapanışı yine kendisinin bir dörtlüğüyle yaptı:

büyülü ufukların üşengeç şövalyesi
dibi tutan tencerenin zindan karası
son bin yılın en soğuk oturma odası
hoşgeldin sefa geldin gönlüme

*Yer aldığı senfoni orkestrasının konserlerinde iki yıldan beri tek nota dahi seslendirmediği anlaşılan kemancı, dün yapılan prova esnasında kendini ele verdi. Bugüne kadar, istiklal marşında sadece ağzını oynatan liseli gibi takılan ve çok sayıda kemancının arasında keman çalıyormuş gibi yaparak dikkat çekmeyen kemancının aslında orkestraya torpille girdiği ve yalnızca "fış fış kayıkçı" yı çalabildiği anlaşıldı. Orkestra şefi tarafından çubukla kovalanan sahtekar kayıplara karıştı.

11 Aralık 2010

Cinsel Sağlık Saati

Kanalımızın artık kendini ispatlamış, galaksiler arası düzeyde kabul görmüş, bundan bin yıl sonra dahi hatırlanacak olan seksoloğu Prof. Dr. Gürbüz Şakir ORGAN, sizlerden gelen erotiksel problemlerinizi bir bir dinleyip, mesleki etikten zerre taviz vermeden çözüm bulmaya devam ediyor. Sendeyiz profesör.

Heeyt nassınız bakalım karyola mensupları? Naptınız bakalım ben yokken? Öyle birinizin uykusu gelip yatağa gittikten sonra diğeri oturup televizyon izlemeye devam etmedi di mi? Yapmayın sakın böyle şeyler. Bakın etrafta bir sürü sex shop var, gidin bi gezin, ayağınız alışsın. Neyse ben mekuplara başlıyorum.

*İlk mektup Bayburt'tan geliyor. Kazmasapı rumuzlu okuyucumuz bize dert yanıyor: Hocam selamlar. Ben 20 yaşında taşrada yaşayan bir gencim. Şu ana kadar cinsellik denen mezuyu sadece kendim ve elim arasında yaşayabildim. Daha fazlası için evlenmeyi şart koşuyorlar, oysa ki şu an evlilik düşünmüyorum. Malesef en yakın genelev 300 mil ötede. Doğada saf halde seks bulabilir miyim, nasıl olcak bu işler? Elim nasır bağladı, aman bi yardım.

Sevgili kazmasapı, anladığım kadarıyla sen yokluktan ötürü gerçek dünyayla ilgini kopma noktasına getirmişsin. Ne demişler? Erotiği olmayanın imanı da olmaz. Şimdi sen sakin ol ve elini yavaşça cebine sok. Git eczaneden biraz şap al ve her gün bir kere, yediğin yemeğin içine at. Zaten seni orda fazla bekar olarak barındırmazlar. Tahminimce 2 seneye kalmaz evlenirsin. İşte o zaman şapı kes, cinselliğe başla. Artık ordan gerisini zavallı karın düşünecek.

*İkinci mektubumuz İstanbul'dan gelmiş. Kadersizim rumuzlu okuyucumuz bakalım ne demiş?
"Sayın hocam, kocamdan aşırı derecede şikayetçiyim. Ne zaman bir seks olayına girsek lafı döndürüp dolaştırıp bekar kız kardeşime getiriyor. "Böyle 2 kişi kuru kuru gitmiyor, sevabına baldızı da çağırsak mı?" diyor. Godoş herif bunu tamamen iyi niyetle istediğini söylüyor. O kadar sevimli ki boşayamıyorum da adamı. Siz söyleyin hocam ne yapayım ben bu herifi?

*Sevgili okuyucum, senin kocan artık bi yerden mi gördü duydu, yoksa içgüdüleriyle mi kafasında kurguladı bilmiyorum ama yatak odasına 3. aramaya başlamış. Yüz verirsen yarın bi gün sokakta "sekse dördüncüü, cimaya dördüncüü" diye bağırmaya başlar. O yüzden sen erken davran ve yine konu açılırsa kocanın isteiğini kabul et ama bi şart öne sür. Sen de yine sevabına kayınbiraderinin de katılmasını iste. Kocan olaya hiç bu yönden bakmadığı için birden afallayacak ve isteğinden vazgeçecektir. Ha olur da kabul ederse, sevimli falan deme, kaç kızım ordan, hemen kaç git.

*Şimdi sıra geldi ev ödevine. Herkes bu soğuk kış günlerinde girilebilecek erotik olayları, mekan, zaman ve süre bilgilerini de içerecek şekilde çalışsın. Sonra ben bunları bir makalemde kullanıp yayınlıycam ve herkes bilgilencek. Hadi bakalım ben gidiyorum. Siz de dolaşmayın bu soğukta dışarlarda, eve gidin, ısınıncaya kadar sevişin.

07 Aralık 2010

Tarihte Bugün

-Osmanlı Padişahı 3. Ahmet, yapacak bişey bulamadığı için, yine yatsı namazını kıldıktan sonra 9 gibi yattı uyudu. Her akşam tavuk gibi erkenden yatağa girip, sabahın köründe kalkmaktan canı sıkılan 3. Ahmet daha sonra ani bir kararla Lale Devri'ne girip gecenin geç saatlerine kadar eğlenmeye başladı. Ondan sonra gitti tabi koca imparatorluk.

-13. yüzyılda yaşamış İspanyol denizcilerden Fernando Luiz Bolonez uzun süren gemi yolculuğunun ardından yeni bir kıta keşfettiği düşüncesiyle karaya çıkıp bunu mürettebatıyla kutlamaya başladı. Ancak talihsiz denizci yeni bir kıta keşfetmediğini, geldiği yerin bugün Muğla sınırları civarında kalan bir arazi olduğunu, o sırada yönetime hakim olan Menteşoğulları'ndan tarihi bir dayak yiyerek anladığında çok geç kalmıştı. O günden sonra Bolonez ve tayfası ömürlerinin kalan kısmını tütün tarlalarında ırgat olarak geçirmek zorunda kaldılar.

-Varolduğu süre boyunca kayda değer hiç bir gelişme gösteremeyen Etna Devleti kendini feshetme kararı aldı. Konu adına açıklama yapan devlet başkanı Ramazan Cüreklibatur; diğer devletler bilimde olsun, teknolojide olsun, sanatta olsun sürekli ilerlerken, kendilerinin hala bir edebiyat geleneği oluşturamadıklarını, bir Kutadgu Bilig yazamadıklarını, bir gözlemevlerinin dahi olmadığını, bi tek soyadı kanunu çıkarabildiklerini ama onun da bu çağda bi boka yaramadığını, Anadolu'nun ortasında koskoca arazide sığır gibi yaşadıklarını ve bu durumun kendilerini çok utandırdığını söyledi. Devlet açıklamanın ardından dağılıp çeşitli beyliklere bölündü.

-Ünlü yüzücü Paul Fillinberg İngiltere'den Fransa'ya korumasız olarak yüzmeyi başaran ilk kişi oldu. Fransa'ya vardığında kıyıda Fillinberg'i karısı, kaynatası ve 2 çocuğu bekliyordu. Evi ocağı terkedip kendini sulara atan hayırsız babayı halk kaynatasının elinden güçlükle alabildi. Etraftan gelen "Mal mısın oğlum ta ordan buraya yüzerek gelmişsin, gemi diye bi alet var" laflarının arasında son darbeyi de eşi tarafından terkedilerek yiyen Fillinberg bir daha iflah olmadı.

30 Kasım 2010

Fevzi Kanunları

Tamamen kötü şansı açıklayan kanunlarıyla bilinen Murphy Hakılberi'nin yanında 1 ay üretim stajı yapan kanal çalışanımız Fevzi Derekenarı, tamamen ülkemizden derlediği kanunları içeren çalışmasını siz değerli izleyicilerimize sunmaktan gurur duyar. Wikileaks yok, ajanlık yok. Gittik insan gibi istedik, verdi. Okuyalım bilgilenelim.

*Sabahları bindiğiniz otobüsün şoförü, beklediğiniz durakta durmamış ve eliyle "arkadan boş otobüs geliyo" işareti yapmışsa bilin ki o otobüs gelecektir. Ama o da dolu gelecektir, keriz gibi umutlanmayın. Duraktan 3 kişi daha ayarlayıp taksiye binin, yoksa işe geç kalacaksınız.

*Çevreye duyarlıymışcasına hareket ederek, karalama amaçlı kullanırım diye ofiste bir yere biriktirdiğiniz müsvedde kağıtlar bir süre sonra yığılıp koca bir çekmeceyi dolduracaktır. Bununla uğraşacağınıza adam gibi çıktı almasını öğrenin, 4 sayfa çıktı alabilmek için 20 tane A4'ü ziyan etmeyin.

*Huylu huyundan vazgeçmez. Bu en temel kanundur, boşuna zorlamayın. Anneniz en kısa zamanda ne zaman evleneceğiniz konusunda düşüncelerinizi soracaktır. Önümüzdeki 10 yıl içinde mutlaka evlenicem deyip kaçın. Bu onu bir süre oyalayacaktır.

*Eliyle şap şap vurarak karpuzun, kavunun iyisini seçen adamlara hayranlık duymak gereksizdir. 5 liralık bi karpuz için yaratılan bu bilirkişi imajının sizi aldatmasına izin vermeyin. O adam aynı yöntemle Galatasaray'a iyi bi orta saha seçsin bakalım. Nah seçer.

*Şuna iyi gelir buna iyi gelir diye övülen taşlardan biri hariç gerisi palavradır, hurafedir, batıl inançtır. Sadece ve sadece 5'li perin ortasına şak diye oturan okey taşı derde deva olabilmektedir.

*Sevdiğiniz bir şarkıya sessizce eşik ederken sesinizin aslında pek de fena olmadığını düşündüğünüz anda şarkıyı kapatıp yüksek sesle söylemeye devam edin. Evet gördüğünüz gibi, detone oluyorsunuz, dik seslere çıkamıyorsunuz, sözleri unutuyorsunuz ve bi çok yerde nefesiniz yetmiyor.

*Eğer Davut Güloğlu uzunca bir süredir albüm yapmadığı için içinizi bir huzur kaplamışsa bilinki yakın bir zamanda İsmail Türüt o açığı kapatıp piyasaya çıkacaktır. Bu ikisi vardiyalı çalışmaktadır.

*Nasıl olsa şu saatten sonra benim takım gol falan atamaz deyip, maçın bitmesine 2 dakika kala televizyonu kapatmışsanız ve dışardan gelen gürültü üzerine televizyonu açtığınızda tuttuğunuz takımın golünün tekrarını izlemekteyseniz, ne yaparsanız yapın o golü canlı izlediğinizde alacağınız tadı, hissedeceğiniz sevinci bulamazsınız. Sabredip 2 dakka daha bakacaktın televizyona. Şimdi öyle yarım yamalak sevin dur.

24 Kasım 2010

Önümüzdeki KPSS'nin Sorularını Bedava Veriyoruz 2

Daha önce yine bedava verdiğimiz genel yetenek sorularının ardından bu sefer de genel kültür bölümünün sorularını siz değerli izleyenlerimize bedavadan veriyoruz. Çekiliş yok kurra yok, sayısal yok, kazı kazan yok. Mis gibi soru var, sınavdan en az 90 almak var.

TARİH

Dağınık durumdaki Anadolu beyliklerini toparlamanın en etkili yolu nedir?

A) Beyliklerin beyleriyle müsait bir zamanda toplanılır ve "oğlum devir imparatorluk devri, siz böyle 10 dönüm araziye beylik kurup napmaya çalışıyosunuz, akıllı olun" denerek uyarılır.

B) Beylikler yurdun doğusundan kuşatılıp batıya doğru ittirilerek zorlanır. Denizi geçemezler, e zaten İstanbul'da fethedilemiyo o zamanlar. Böylece bir arada dururlar.

C) Beyliklerin beyleriyle 7'ye 7 halısaha maçı ayarlanır ve her hafta maça çağrılır. Maça gelmeyen bey tekrar çağrılmaz diyerek uyarıda bulunulur, beyler de akıllı uslu bi şekilde her hafta maç saatini bekler.

D) Her beyliğe bir Mango mağazası açılır. Beylerin eşleri mağazada 8-5 mesai tamamlarken, beyler de kapının önünde onları beklerler. E böyle olunca nereye dağılıyon tabi, sıkıyosa dağıl.

COĞRAFYA

Aşağıdaki şehirlerin hangisinin köylerinden, bir takım coğrafi durumlardan ötürü daha lezzetli peynir, çökelek, turşu, pekmez falan gelir?

A) Konya. Çünkü tahıl ambarı bi yer. Bol bol etli ekmek gelir, mayalanmış gölü var yoğurt gelir, yanında salata gelir, en son üstüne çay gelir. Oh mis.

B) Afyon. Bağlantı yollarının kesiştiği bi yerdedir. Sucuk gelir, kaymak gelir, lokum gelir. Çöekelek falan her türlü gelir. Zaten çökelek bi tek köyden geliyo gibi sanki.

C) Rio de Janerio. Çünkü ekvatoral iklimde bi şehir. Mis gibi mango gelir, sarı sarı muz gelir, halis rio pekmezi gelir.

D) Amsterdam. Çünkü büyükbaş hayvancılık yaygın, her türlü peynir, çökelek, süzme yoğurt falan gelir. Toprağı bereketlidir; marihuana gelir, eroin gelir, baz morfin gelir.

VATANDAŞLIK

Dünya Ekonomik Kalkınma, Ticari İşbirliği, İthalat ve İhracatı Coşturma ve Yurtdışından Ucuza Elektronik Eşya Getirme Örgütü'nün (WEDTCIILFCEEA) Başkan Yardımcısı 2009 yılında Malatyadan gelin almıştır, bu gelinin tam adı nedir?

A) Pakize Sudan

B) Muhlise Şükran Güğüm

C) Kıvanç Tatlı Kuğu

D) Ulufe Cizye Öşür

15 Kasım 2010

7. Sınıf Şiirler Kuşağı

Biz Tekeköylü'yüz Arkadaş

Biz Tekeköylü'yüz arkadaş
Niğde'nin Çamardı kazasına bağlıyız
Bizde sevdanın adı yürek
Dostun adı bilek
Ekmeğin adı çörek
İhanetin adı kürektir

Dedim ya Tekeköylü'yüz biz arkadaş
Bir ayrıcalıktır Tekeköylü olmak
Nasip olmaz her kula
Dağı desen yemyeşil
İnsanı namuslu mert yiğit
Ayrıca mücadeleci hırslı ve agresif
Tekmeye kafa sokar gençlerimiz
İşte o yüzdendir dengesizliğimiz
Kafalar darbe aldı biraz

Arkadan vuran affedilmez bizde
Çünkü Tekeköylü'yüz biz
Beş kişi birleşip dalarız hasmımıza
Adeta bir deli yürek
Adeta bir yağlı direk
Ama iş sevdaya gelince
Akan suları durdururuz
Gerekirse Tuz Gölü'nü de kuruturuz
İçer kuruturuz o gölü
Zaten göl yakın
Burdan Traktörle 5 saat
İstersek yaparız
Çünkü sevdanın adı yürektir bizde (bkz: üst satırlar)

İşte biz Tekeköylüyüz arkadaş
Ölümüne sevdalı
Ölümüne Niğdespor'lu
Zaten bizde her şey ölümüne
Gazımızı anormallikten alıyoruz
Yapılan keleğin affı olmaz
Keseriz
Çok kötü şeyler yaparız
Aynı Godfather filmindeki gibi
Adamın en sevdiği ineğinin kafasını keser
Döşşeğinin içine koyarız
Yaparız bunu bak
İnsan olun yaptırmayın
Döğeriz

Tekeköylü Hassas Şair Himmet Ferik

09 Kasım 2010

Erkek İsteme

Güzel yurdumuzun kıyıda köşede kalmış gelenek göreneklerini ortaya çıkarma isteğiyle o yayla senin bu bozkır benim dolaşan kanal çalışanımız Dürdane Zeker, Isparta'nın oralarda biyerlerde genel toplum kurallarına muhalif olarak yaşayan ve kızın değil erkeğin istendiği bir köy buldu. Konuyla ilgili açıklama yapan köy muhtarı Sıddık Marjinaller şunları söyledi:

Biz kadın ve erkeğe yönelik fırsat eşitliği çerçevesinde yıllardır bu işi böyle yürütüyoruz. Nedir kardeşim öyle bayan kişinin ben seçilmem seçerim havalarında dolaşması, erkeği parmağında oynatması ve daha bir sürü şey? Kız isteme esnasında karizma yapma uğruna harcanan, bir türlü evlenemeyip telef olan binlerce doktor ve mühendisin hesabını kim verecek ha kim verecek? Toplum buna henüz hazır değil diyenler gitsin hazırlık okusun arkadaş. Bakın bu akşam köyün en güzel oğlanı Yakup'u istemeye gelecekler, gelin siz de gözlerinizle görün.

Bunun üzerine biz de bu olaya bizzat tanık olmak için mavzubahis eve gittik konuşulanları size aynen aktarıyoruz:

-Efendim kızımızla oğlumuz bir süredir beraberler biliyorsunuz, biz de sonuçta hayırlı bir iş yapmak için buradayız, gündem maddesiz gelmedik yani.
-Valla şimdi biz geniş görüşlü bi aile olduğumuz için oğlumuzun kızınızla takılmasına ses çıkarmadık. Bilmem belki bi boş ev bulup romantik komedi filmi izlemiş bile olabilirler. Lakin bu hemen vereceğimiz anlamına gelmiyor. Ne mankenler, ne kadından sorumlu devlet bakanları istedi de vermedik. Böyle tam verecekmiş gibi yaptık, hop geri çektik oğlanı, elleri havada kaldı keriz gibi.
-Muhterem beyfendiciğim biz de zaten büyük beklentilerle gelmedik. Burada alınacak bir beraberlik bile rövanş için büyük avantaj sayılır. Kızım diye söylemiyorum mahallede böylesi yok. Boylu poslu, üniversiteyi bitirince bi güzellik salonu açtık kendisine, tıkır tıkır işliyor.
-Hayırlısı beyfendi hayırlısı. Hah omletler de geldi... Aslında kahve içmek adettendir ama bizimki çay bile demleyemez. Bi tek omlet yapabiliyo. Erkek çocuk işte şımarık büyüdü biraz.
-Zararı yok efendim, şöyle yumurtanın sarısı soğumadan bi ekmek banalım.
-Afiyet olsun.
-Sanırım giriş gelişme bölümlerini tamamladık. Oğlunuzu kızımıza istiyoruz. Kızımız onu mutlu eder, yemeğini koyar, sırtını keseler, maç izlerken televizyonun önünden geçmez...
-Lan Yakup, sen de istiyo musun bu kızla evlenmeyi?
-Nasıl münasip görürseniz babacığım.
-Valla orta alanda top çevirmenin anlamı yok artık, ben kutuyu açıyorum, bakalım ne çıkacak?
-Ayy, heyecen oldu birden şimdi, hanım elini ver sinerji yapalım.
-Açıyoruuum, verdiii, verdiiii. Gül gibi oğlan layığını buldu. Hadi gidin kırlarda coşkuyla sevişin.
-Oleeey, yuppiii ve buna benzer fakat şu an sevinçten aklıma gelmeyen çeşitli sevinme nidalarıııı.
-Heh heh heh... Heyecan saçmalamaları bunlar. Hadi gidin artık, düğünde görüşürüz, iyi akşamlar.

04 Kasım 2010

Mühendis Türküsü

Türkülerde adı geçen meslek gruplarının tamamen halkla birebir ilişkide olan doktor, hakim, jandarma gibi mesleklerden olmasına fena halde bozulan Dokuz Eylül Endüstri Mühendisliği mezunu çalışanımız Übeyit Kelebek, siz değerli izleyenlerimiz için mühendisleri onore eden bir türkü yazıp piyasaya sürdü.

MÜHENDİS

Derman bulunmaz mekanizmanın derdine
Çarem sensin kaçma benden mühendis
Yağmur yemiş feleğin çarkı paslanmış
Yağ dök de zımpara at mühendis

Rakamları seversin formülleri översin
Döner dolaşır sana gelirim mühendis (nakarat X 2)

Ortalık karışmış düzen bozulmuş
Sistemsizlik çekmiş kara perdesin
Verimlilik %40 lara düşmüş
Endüstri mühendisi yetiş nerdesin

Optimize edersin maksimize edersin
En doğrusunu sen bilirsin mühendis

Kerpiç kerpiç üstüne kurmam binayı
İnşaatın da mühendisi lazım gelir
İste hemen getireyim çimentoyu
Mühendise çimento Bağdat'tan gelir

50 daireyi üstüste kor bina edersin
Yuvasız kuşa yuva kurarsın mühendis

Bilgisayarcısı var ziraatçisi var
Depremi bilen jeologu var
Sigorta değiştiren elektirikçisi var
Hakime doktora da lazımsın mühendis

Üç hakikatıim var hangisinden geçersin
Bir toprak bir ekmek bir de mühendis

03 Kasım 2010

Etkili Tasarruf Yöntemleri

Aldığı maaşın 200 lirasıyla 1 ay idare edip kalanını biriktirmeyi becerebilen ve arkadaşları arasında cimri, eli sıkı, nekes, hasis, pinti, varyemez gibi güzel ünvanlarla anılan kanal çalışanımız Servet Kumbara size harcamalarınızdan nasıl tasarruf edebileceğinizin 9 etkili yolunu maddeler halinde sıralayıp şu yokluk ortamında nasıl birikim yapabileceğinizi anlatacak. Sendeyiz Servet.

Selamınaleyküüüüm. Aslında bana 20 madde yaz demişlerdi ama ben ordan kırptım burdan artırdım 9 maddeye sığdırdım diyeceğimi. Zaten ne gereği var, olan bize yeter. Akşamki yemeği ısıtıp ekmeğe abansak herkes doyar mesela bi yandan da... Neyse biz maddelere geçelim:

1) Dışarda yemek yemeyin. Ha bi durum oldu dışarda yemek zorunda kaldınız, hakkınızda "eğer dışarda yemek yemezse vurun" diye emir çıkarıldı, o zaman yapacak bişey yok. Menüyü açıp da kafanızı karıştırmayın. Bi tane yarım tavuk döner söyleyin ve içine ketçap mayonez atmayın deyin. Hesap ödeneceği zaman ise istemediğiniz ketçap-mayonezin fiyattan düşülmesi konusunda ısrarcı olun. Uzun süre direnirseniz bıkacaklar ve sizden 50 kuruş az alacaklardır. 50 kuruş deyip geçmeyin ama, değerlendirilirse iyi para.

2) İç güveysi gidin. Ayrı eve çıkacaksınız da nolacak yani, her ay kira, her ay fatura. Akşamları eve elinizde kuru pastayla falan gelirsiniz, arada bir de pazar alışverişini yaparsınız, ev ekonomisine katkıda bulunuyo görünürsünüz, olur biter. Kuru pastaya verdiğiniz paraya maalesef acımayacaksınız, 600-700 lira kira verseniz daha mı iyiydi ha, daha mı iyiydi?

3) günlük alışverişinizi hep aynı yerlerden yapın. Bi süre sonra aranızda bir esnaf-müşteri hukuku oluşacaktır. İşte o hukuk oluşur oluşmaz hemen ekstra indirim istemek, malın iyisini almak, etin yağsız tarafını paketletmek, deftere yazmak sonra aybaşında vermek gibi faaliyetlere girişin. aybaşına kadar geçen sürede paranızı gecelik faize yatırın. Öyle 1-2 liradan nolur demeyin, değerlendirilirse gayet makul bir para.

4) Arkadaşlarınızla, eşinizle, dostunuzla hatta köydeki babaannenizle falan hep msn den konuşun. Öyle kontöre falan para kaptırmayın. Eğer mesela babaanneniz msn skype falan kullanamayacak kadar teknolojiden uzaksa malesef yapacak bişey yok arkadaşlar. Bari akşam 10'dan sonra ev telefonundan arayın, yarı parasını alıyomuş Telekom, akşama kadar reklamını döndürüyolar televizyonlarda.

5) Ne demek efendim dışarı çıkıp bi yerde çay içip sohbet edelim. Evde de var çay. Gidip orda 1 lirayı bayılcan buz gibi karbonatlı çaya. Öyle 1 lira deyip geçmeyin, 35 kuruştan 3 yumurta bi lira yapıyo işte basbaya. Kalan 5 kuruş için de bozuk yok, sonra veririm deyip sıyrıldım bakkal dükkanından.

6) Arkadaşlarınızın içinde kitaplığı geniş biri olsun. Olsun ki arada gidip ödünç kitap alabilesiniz. Bugün bi Tolstoy'un kilosu olmuş 50 lira, nasıl vericez bu parayı? Zaten kitap dediğin okursun biter, koltuk mu bu her gün gidip üstüne oturalım? Al arkadaşından oku, sonra götür geri ver. Geri ver ki sonra tekrar istemeye yüzün olsun.
Bu arada MP3 forever tabi.

7) 2 adımlık yer için otobüse binmeye değmez, yürüyün. Yürümek eklem ağrılarına, kan dolaşımına ve cüzdan incelmesine çok iyi gelir. Nefesi açar, kanser riskini azaltır, cepteki balyayı artırır. Öyle 1,5 liradan bi şey olmaz demeyin. Böyle böyle ayda 10 kere otobüse binmesen yapar 15 lira, yılda yapar 180 lira, ölmez de 40 yıl yaşarsan 7200 lira... Şimdi eline saysalar bu parayı heleloy diye oynarsın di mi? Bi de bu taraftan bakın.

8) Girdiğiniz lokantalardan şurdan burdan kolonyalı mendil almak en birinci hakkınızdır. Hatta 2 tane isteyin, birini zulaya atın. Sonra lazım oluyo gidip ıslak mendile 2 lira veriyonuz, yazık o paraya. Öyle 2 liradan ne olur ki demeyin, şu pahalılıkta yarım kilo domates alınır o paraya.

9) İşte böyle böyle daha birsürü şey var. Atma kullanılır, dökme yenir, ucuzun da ucuzu bulunur, bütün gün tek öğünle hayatta kalınabilir, şebeke suyu içilebilir, tüplü televizyona devam edilebilir, ayakkabı bu seneyi de çıkarabilir vs. İşte bunların hepsini yaparsanız birsürü para biriktirip bankaya yatırabiliyor ve harcamaya kıyamadığınız için gün be gün artışını izleyebiliyorsunuz. Ekonomi dediğin böyle olur.